KİTABA DAİR
— Yayınevi
Kırk Hadis ve Şerhi
Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi
Hazırlayan: Mahmut Yazıcı
— İçindekiler
— Önsöz
Hamd alemlerin rabbi olan Allah’a, salat ve selam Muhammed’e (s.a.v.) O’nun âline, ashabına ve tüm müminlerin üzerine olsun.
Bu eser kırk hadis yazmak ve ezberlemekle ilgili hadislerin müjdelerine nail olmak maksadıyla son devrin Muhaddislerinden, Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi hazretlerinin derlediği «kırk hadis» üzerine yapılmış bir çalışmadır.
Ömrünü Ehli Sünnet inancının yerleşmesine ve yaygınlaşmasına adayan Gümüşhanevi hazretleri bu uğurda canla başla çalışmış hemen hemen bütün İslâmî dallarda özellikle de hadis konusunda çok kıymetli eserler yazmıştır. Bunların en başında 7001 hadisten müteşekkil «Râmûzü’l-ehâdîs» ve şerhi «Levamiu’l-Ukûl» kitapları gelmektedir. Osmanlı Devletinin sonuna doğru yaygınlaşan Batı hayranlığı ve taklitçiliğine karşı yazılmış olan bu eserler yıllarca vaaz kürsülerinden okutulmuş ve günümüzde de okutulmaya devam edilmektedir.
Elinizdeki bu küçük eser ise hadis dersi gören öğrencilerin, bir yandan hadis okumakla birlikte diğer yandan da hadisin unsurlarından olan senet bilgisi, ravilerle ilgili bilgilerin yanı sıra şerh metoduna da aşinalık kazanmaları maksadıyla Gümüşhanevi hazretlerinin sadece hadisleri zikretmekle yetindiği «kırk hadis» çalışmasına bir takım ilavelerde bulunmak suretiyle oluşturulmuştur. Birkaç hadisin dışında hadislerin çoğu «Râmûzü’l-Ehâdîs» ve şerhinde yer almaktadır.
Gümüşhanevi hazretlerinin kırk hadisine yaptığımız ilaveleri şu şekilde sıralayabiliriz:
Çalışmak bizden tevfik Allah’dan...
Mlahmut Yazıcı
İstanbul — 2006
— Giriş
Bu bölümde Gümüşhanevî hazretlerinin kısa bir hayatı ve hadis edebiyatında Kırk Hadis ile ilgili çalışmaların kaynağı hakkında bilgi vereceğiz.
AHMED ZÎYAUDDÎN GÜMÜŞHÂNEVÎ HAZRETLERİNİN HAYATI
— Ailesi
Beynelmilel şöhrete sahip, nâdirü’l-emsâl, meşhur bir İslam âlimi, gerçek bir âbid ve zâhid, cihâd-ı ekberi ve cihâd-ı küffârı bihakkın eda etmiş örnek bir mücâhid, şeyhler şeyhi, şöhret ve şatafata kapılmamış, ilm-i zâhiri ve ilm-i bâtını, tasavvufu, tarikatı ve şeriatı beraber götürmüş, ehl-i sahh ve ehl-i temkinden, çok ciddi ve çok vakur bir ârif-i kâmil; yüzden fazla kâmil mürebbî ve halîfe yetiştirmiş bir mürşid-i kâmil ve mükemmil, nice nice hadis, kelam, fıkıh ve tasavvuf eseri yazmış çok velud bir müellif; muhaddis, mütekellim, fakih, kutbü’l-aktâb, gavsü’l-vâsılîn Ahmed b. Mustafa b. Abdurrahman el-Gümüşhânevî 1228/1813 senesinde Gümüşhane’nin Emirler Mahallesinde dünyaya gelmiştir.
On dokuzuncu yüzyıl gibi Osmanlı Devleti’nin çalkantılı, buhranlı bir devrinde yaşamış olan Gümüşhânevî hazretleri; tarikat anlayışı, tekkesi, irşad hususiyeti, bir milyondan fazla müridi, padişahlar nezdindeki nüfuzu, tasavvuf, fıkıh ve hadise dair eserleri ve dünyanın çeşitli bölgelerine gönderdiği yüz on altı halifesiyle günümüzde de halen canlılığını muhafaza eden bir tesir ve şöhrete sahiptir.
— Yetişmesi
Gümüşhânevî (k.s.)’nin çocukluğundan beri ilim tahsiline ayrı bir merak ve kabiliyeti vardır. Beş yaşında Kur’ân-ı Kerîm-i hatmeder, sekiz yaşına geldiğinde ise Kasâid, Delâil-i Hayrât ve Hizb-i A’zâm adlı eserleri hatmedip icazet alır.
On yaşlarına geldiğinde ailesiyle birlikte Trabzon a göç eder. Ağabeyinin askere gitmesiyle yalnız kalan babasına işyerinde yardım etmektedir ama bir taraftan da o yörenin âlimlerinden sarf, nahiv ve fıkıh dersleri almaya başlar. Hem ilim tahsili hem ticari işler altında ezilmesinden endişe eden babası, ağabeyi askerden gelince onu İstanbul’a Dârü’l-Ulûm’a göndermeye söz verir.
— İlim Tahsili
On sekiz yaşlarına geldiğinde ticari alış-veriş için amcasıyla İstanbul’a gelir. Babasının verilmiş bir sözü vardır, ağabeyi de askerden dönmüştür. Bunları göz önünde bulunduran genç Ahmed, gerekli malzemeleri satın alıp amcasına teslim ettikten sonra Trabzon’a onunla dönmeyeceğini, ilim tahsili için artık İstanbul’da kalmaya karar verdiğini uygun bir dille anlatır. İhtiyaçları için biriktirdiği bir miktar parayı da kendisine hiç pay ayırmadan babasına gönderir.
«Yardımcı ve dost olarak Allah bana yeter» diyerek Bayezid Medresesi’nde yapayalnız kalır. Burada bir velinin manevî murakabesinde Hikmet, Ahbâr, Tasavvuf ve Fen gibi aklî-naklî ilimleri tahsil eder. Bu zâtın vefatının ardından Mahmutpaşa Medresesi’nde bir hücreye yerleşerek kendisini ilme verir.
Mahmud Paşa Medresesi’nde Abdülaziz, Abdülmecid ve II. Abdülhamid’in hocası Abdullah el-Mekkî el-Erzincanî’nin halifesi ve daha sonra kendisine intisap eden Şehri Hafız Muhammed Emir el-İstanbulî ile Erzincan’ın Nakşı Şeyhi Kûrd Hoca namıyla bilinen Abdurrahman el-Harpûtî’den ders okumuştur. Bu hocaların rahle-i tedrisinde ikmâl-i nüsah ederek İstanbul’daki on üç yıllık tahsil hayatı sonunda 1844’de icazet almıştır.
Şer’î ve zahirî ilimleri, padişah ve saray hocalarının rahle-i tedrisinde tamamlayan, icâzet almadan önce arkadaşlarına ders verebilecek kadar başarılı olan Gümüşhânevî (k.s.), icâzet aldıktan sonra Bayezid ve Mahmud Paşa Medreselerinde müderrisliğe başlar. Bir yandan geceli gündüzlü otuz yıl sürecek olan İlmî eserler tertip ve te’lîfine çalışırken bir yandan da gittikçe ders halkasını genişletir.
— Tasavvufa İntisâbı
Gümüşhânevî (k.s.), şer’î ilimlerde zirvede iken, bâtınını teslim edip, gönül bağlayabileceği, kâmil bir mürşid arayışı içine girmiştir. Bu sıralarda 1845’de İstanbul’a gelip yerleşen ve Üsküdar Alaca Minare tekkesinde tarikat neşrine çalışan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (k.s.)’nin İstanbul halifelerinden Abdülfettah el-Ukarî (1281/1864) ile bir sohbet meclisinde tanışır. Kendisine intisap etmek isteyen Gümüşhânevî (k.s.)’nin bu arzusunu ileride gelecek olan bir zâtın buna izinli olduğunu söyleyerek kabul etmez.
Nihayet bir gün Abdülfettah Efendi’nin bulunduğu tekkede kendisi için önceden tayin edilmiş ve yalnızca kendisinin mânevi irşadıyla görevli olarak İstanbul’a gönderilmiş bulunan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (k.s.)’nin bir başka halifesi Trablus Şam Müftüsü diye anılan Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî ile karşılaşır ve O’na intisap eder. O’nun mânevi murakabesi altında seyr-u sülûkunu tamamlar.
İki yıl aralıkla iki defa halvete giren Gümüşhânevî, ikinci halveti müteakip 1848’de şeyhi Ervâdî’den Nakşbendiyye, Kâdiriyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye, Şâzeliyye, Desûkiyye, Halvetiyye, Müceddidiyye, Mazhariyye, Rifâiyye, Hâlidiyye tarikatlarından hilâfet-i tâmme ile icâzet alır. Bu ledün ilmi alış verişi on altı yıl sürer. Kendileri artık mânevi ilimlerin de bir kutbu olmuştur.
Pek çok meşayıhın manevî bir işaretle varlığını öğrendikleri mürşidlerini arayıp bulmak için diyar diyar gezdikleri ve uzun yolculuklar yaptıkları bilinir. Gümüşhânevî hazretlerinde ise tamamen farklı bir durum söz konusudur. Şems-i Tebrîzî’nin Mevlânâ’yı arayıp bulmasında olduğu gibi Ervâdî (k.s.)’nin de Şam’dan İstanbul’a kadar gelerek Gümüşhânevî’yi irşâd etmesi O’nun ileride Hâlidiyye Tarikatı içindeki yerinin büyüklüğüne işaret etmektedir.
Ervâdî hazretleri, 1858 senesinde Şam’da vefat eder. Şeyhinin tavsiyesi üzerine Gümüşhânevî, O’nun vefatından sonra Abdülfettah Efendi’yi sohbet şeyhi ittihaz eder. Bu bağlılığını kendisi Cağaloğlu’nda, Ukarî (k.s.) de Üsküdar’da olduğu halde haftada bir defa karşılıklı ziyeretlerle devam ettirir. Gümüşhânevî, Hâlidî âdâbına riayet ederek, bu zâtın vefatına kadar müstakil hareket etmekten sakınmış ve böylece Mevlânâ Hâlid (k.s.)’in İstanbul halifelerinde bulunmasını istediği en kıdemli halifeye uygun hareket etme esasına riayet etmiştir.
1864’de Abdülfettah Efendi’nin vefatına kadar tarîkat neşrinden daha çok İlmî çalışmalarda bulunmuş, bütün te’lifâtını bu tarihe kadar tamamlamıştır.
1864’de başladığı haftalık sohbetlerde Râmûzü’l-Ehâdîs’in şerh edilmesi ve yorumlandırılması ile Levâmiu’l-Ukûl adlı eserini meydana getirmiştir. On altı yıl müridlerine Nakşbendiyye ve Hâlidiyye usulü zikir tâlim etmiş ve Hatme-i Hace zikri icra eylemiştir.
— Tekkesi
Tarikat neşrine başladığında önceleri tekkeye fazla rağbet etmeyen Gümüşhânevî, Mahmud Paşa Medresesi’ndeki hücresi ile iktifa etmiştir. Burası sayıları zamanla artan müridlerinin ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelince ibadete kapalı ve metruk bulunan Fatma Sultan Câmii tekke ittihaz edilmiştir. Halifelerinden Kastamonu’lu Hasan Hilmi Efendi’nin gayretleriyle beş vakit ibadete açık hale getirilen bu caminin bitişiğine Gümüşhânevî (k.s.) tarafından on altı odalı bir ev ile bir de tekke yaptırılıp vakfedilmiştir. Ev ve tekke yapımından sonra Şeyh hazretleri buraya taşınmış, bu cami ve müştemilatı zamanla «Gümüşhâneli Dergâh-ı Şerifi» diye şöhret bulmuştur.
Gümüşhânevî’nin tarikat ve tasavvuf anlayışında ferdî planda kâmil insanlar yetiştirme hedefi gözetilirken, ictimâî hayatın da asla ihmal edilmediğini görüyoruz. Esasen O’nun tarikat faaliyeti ve tasavvufi eğitimle ulaşmak istediği asıl hedef fikriyle, îmanıyla, ahlâkıyla kemâle ermiş, şuurlu Müslümanların oluşturduğu ideal bir toplum ortaya çıkarmaktır. O’nun Bâb-ı Alî’nin tam karşısında yer alan, metruk bir camiyi ihyâ ederek, idare merkezine böyle yakın bir yeri tekke olarak seçmesi bu anlayışın bir tezâhürüdür. Toplumun istikametini tayin etmek, büyük ölçüde idarenin insiyatifini ele geçirmeye bağlıdır. Gümüşhânevî hazretleri de ehemmiyetli bir mevkiyi tekke olarak seçmiş, devlet idaresine yön verici bir irşad siyaseti ile hareket etmiştir.
Kendi zamanında hem bir tekke, hem de bir «dârü’l-hadîs» hüviyeti kazanan dergahına Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz, Sultan II. Abdülhamid ve daha bir çok devlet adamının zaman zaman gelerek sohbet ve derslerine iştirak etmeleri, müridleri arasında Arap Mehmed Ağa, Erkân-ı Harb livalarından Münib Bey, saray doktorlarından Emin Paşa, Reîsü’l-Ulemâ Tikveş’li Yusuf Ziyâeddin Efendi gibi zatların yer alması, O’nun ne derece etkili ve hürmet edilip sözü dinlenen bir şahsiyet olduğunu göstermektedir.
II. Abdülhamid ile hususî bir yakınlıklarının bulunduğu özel istişare ve toplantılarının olduğu da bilinmektedir.
Toplumun her türlü ihtiyacına cevap verme gayreti içinde olan Ziyâüddin hazretleri, o devirde yeni kurulmaya başlanan ve faizle çalışan bankalara bir alternatif olarak, müntesiplerinin ellerinde bulunan menkul kıymetleri bir araya getirerek bir yardım ve borç sandığı kurdurmuştur. Atıl vaziyette bulunan bu birikimler toplanarak ortak yardımlaşma ve yatırım amacıyla kullanılacak bir sermaye olmuştur. Kapısında:
«Nakşbendî Dergâhıdır bu makâm-ı dil-küşa îşte meydân-ı muhabbet gel azîzim merhaba!» yazılı olan «Gümüşhâneli Dergâh-ı Şerifi» diye şöhret bulan tekkesi, tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra 1942’ye kadar mabed olarak korundu. Anıtlar Yüksek Kurulu’nun, korunması gerekli eski eser kararına rağmen, 1857 senesinde yol yapımı gerekçesiyle yıktırıldı.
Bugün sadece minaresinden tuğla enkazı ile; «Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddîn Sokağı» hatıra kaldı. Arsası üzerinde ise, İstanbul Defterdarlığı bulunmaktadır.
— Cihâdı
Kalemi ve kelâmıyla mücadele veren Gümüşhânevî, yeri gelince kılıca ve silaha sarılmayı da bilmiş 93 Harbi diye bilinen Osmanlı-Rus savaşlarına iştirak ederek cephede bizzat çarpışmış, gönüllü gittiği bu savaşın kesintiye uğradığı bir ara Of’a gelerek tarikat neşrinde ve irşad hizmetinde bulunmuş, savaş başlar-başlamaz muharebe meydanına tekrar dönmüştür.
— İlmî Şahsiyeti
Kulluk ve yaradılış gayesinin Cenâb-ı Hakk’ın vahdâniyetine ermek olduğunu ifade eden Gümüşhânevî, kişiyi bu gayeye götüren sebeplerin başında ilmi görmektedir. Gerek meşrebi, gerekse tasavvuf ve tarikat anlayışı bakımından ilme ve ilim tahsiline ağırlık verilmesini isteyen Gümüşhânevî’nin eserleri, sohbetleri ve talebelerinin hususiyeti de bunu yansıtmaktadır.
Bütün eserlerini Arapça yazmış olması, Mısır’daki derslerini Arapça takriri onun yazacak ve okutacak derecede Arapça’ya vukûfiyetinin dolayısıyla İlmî kudretinin delilidir.
Vasiyetlerinde «amelleriniz, tahsiliniz ve ahlakınızla âlim olup, insanlara seviyelerine göre hitap ediniz. Alimlerin zâlim ve inatçılarından olmayınız. Daima müzâkere, Hakk ve hakikati izhar için ilminizi ve araştırmalarınızı artırınız» diyen Gümüşhânevî (k.s.), bu konudaki hassasiyetini göstermektedir. Kendisi de ilme ve İlmî araştırmalara büyük önem vermiş, ömrünün yirmi sekiz senesini telif hayatına vakfetmiş nice geceleri uykusuz geçirip, durup dinlenmeden çalışmıştır.
Halifelerinden Kastamonu’lu Hasan Hilmi Efendi (k.s.) bir defasında altı ay boyunca geceleri hiç uyumadığını anlatarak şöyle demektedir: «Çok uzun süren bu dönem içerisinde, öğleye az bir zaman kala kıbleye karşı döner, başına bir havlu örterek uyumaya çalışırdı. Böyle yaparken de her defasında çevresindekilere, «öğle ezanına az bir zaman kala beni uyandırın» diye tenbih ettiği halde her defasında kendiliğinden uyandığı için O’nu uyandırmak hiç kimseye nasip olmamıştır».
Gümüşhânevî (k.s.) tekkesinde kurduğu yardımlaşma ve yatırım sandığında biriken sermaye ile büyükçe bir matbaa satın alarak, İlmî eserlerin ilim erbabına bedelsiz ve hediye usûlü dağıtılarak, ilmin daha verimli ve yaygın hale getirilmesine gayret göstermişti. Aynı sermayeden tahsis edilen beş yüzer altınlık vakıflarla İstanbul, Bayburt, Rize ve Of’ta on sekiz bin ciltlik dört ayrı kütüphane tesis edilerek ilmin Anadolu’da da yayılması temin edilmeye çalışılmıştır.
İlme ve Sünnet-i Seniyye’ye uymaya ayrı bir önem verdiği görülen Gümüşhânevî’nin ikinci büyük hususiyeti, tekkesinde hadis ilmine ağırlık vermesi ve hadis ilmi ile meşguliyeti tarikatının bir rüknü haline getirmiş olmasıdır.
Alfabetik sıraya göre yazmış olduğu Râmûzu’l-Ehâdîs adlı Hadis kitabından, haftanın iki günü, çoğu defa sorulu-cevaplı ders takrir eden Gümüşhânevî ömrü boyunca yetmiş defa bu usulle Râmûz’u hatmettirmiştir. Kendisinden okuyup icâzet alanlar da aynı usule riayet etmişlerdir.
Hadis ilmine yaptığı hizmetlerden dolayı «Muhaddisîn-i Rûm», «Hâtimetü’l-Muhaddisîn» gibi ünvanlarla da anılan Gümüşhânevî’nin bu gayretleri meyvesini vermiş ve Gümüşhâneli Dergâhı bir Dârü’l-Hadîs hüviyetine bürünmüştür. Bu çalışmalar, Gümüşhâneli Dergâhında icâzet almış, yüzlerce hadis âliminin yetişmesine, bir çoğunun «Huzur Dersleri» mukarrir ve muhataplığına, bazılarının da Safranbolu’lu İsmail Necâti Efendi ve Dağıstan’lı Ömer Ziyâeddin Efendi hazretleri gibi Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi hadis ve hilâfîyyat dersleri müderrisliğine kadar yükselmelerine sebep olmuştur.
— Eserleri
Hadise dair eserlerinden ilki ve en önemlisi adı geçen Râmüzu’l-Ehâdîs’tir Kendi ifadesiyle az sözle çok mana veren veciz ve alimlerce muteber bir kısım hadisleri bir araya getirip yazdığı bir eserdir.
Levâmiu’l-Ukûl adlı eseri ise Râmûz’un şerhidir. Bunlar dışında hadisle alakalı Acâibun-Nübüvve, Letâiful-Hikem, Hadis-i Erbain adlı üç eseri daha vardır.
Gümüşhanevi’nin tasavvufi yorumlarını ihtiva eden hadisle ilgili eserleri ile tasavvuf ve kelâma dâir te’lifâtı dünyanın dört bir yanına dağılarak yakın-uzak bütün bölge ilim adamlarının el kitabı olma hüviyeti kazanabilmiştir.
Tasavvuf konusundaki eserlerinden ikisi daha önce adı geçen Câmiü’l-Usûl, Mecmûatul-Ahzâb dışında Rûhul-Arifin gibi tasavvufun inceliklerini ihtiva eden eserleri de mevcuttur.
Ahlak konusunda Necâtul-Gafilin, Devâul-Müslimin, Netâicü’l-İhlâs adlı eserlerinden başka Gümüşhânevî hazretleri Fıkıh ve Kelam ilmine dair eserler de vermiştir.
— Tasavvufi Şahsiyeti
Gümüşhânevî hazretleri, az yemek, az uyumak ve az konuşmak gibi prensipleri içeren zühd ve takva dolu bir hayatı benimsemişti. Misafirsiz sofraya oturmazdı. Bütün nafile oruçları tutardı. Haftada iki defa müridleriyle topluca Hatme-i Hâce zikri icrâ ederdi. Salı geceleri zikirden sonra yetmiş bin kelime-i tevhid zikri yaptırmayı adet haline getirmişti.
Nakşbendiyye ve Hâlidiyye usulü gereği halvete çok önem verir, Zilhicce ve Recep aylarında senede iki defa halvete girerdi. Müridlerinden girmek isteyenlere de bu aylarda halvet yaptırırdı.
Yatarken ayak uzatarak uyumayı edebe aykırı saydığı için hiçbir zaman ayak uzatarak uyumamıştır. Bir defasında, hasta yatağında baygın bir şekilde dört büklüm yatan Gümüşhânevî (k.s.)’nin tedavisi için gelen doktor tarafından, ayakları uzatıldığında, kulaklarının ucuna kadar utancından kıpkırmızı kesilmiş, gözlerini hafifçe açarak, «bir de beni Rabbım’ın huzurunda ayak uzatma suçu ile baş başa bırakmayın» diyerek ayaklarının toplanmasını istemiştir.
Ne zaman kendi halifelerinden Oflu Hacı Yusuf Efendi Trabzon’dan İstanbul’a doğru gelen vapura binse, dergâhta bulunan Gümüşhânevî hazretleri etrafındakilere: «Yusuf’umun kokusu geliyor» buyururlarmış.
Bayram ve kandil gecelerini, müridleriyle birlikte sabahlara kadar zikir, fikir, tekbir, tehlil ve tahmidle geçiren Gümüşhânevî (k.s.) ömrünün son on sekiz yılını bayram günleri hariç oruçlu geçirmiştir.
Lüzumsuz sözlerden hiç hoşlanmaz, boş vakitlerini ve çoğu gecelerini, ilim ile meşgul olarak geçirirdi. Sabah namazından sonra işrak vaktine kadar ve yatsı namazından sonra mecbur kalmadıkça dünya kelamı konuşmazdı. Kendisine yakın olanlarca rivayet edildiğine göre, yatağa gireceği zaman, mutlaka “Yâ-Sîn” suresini okumayı adet edinmişti. Kendisi okuyamayacak kadar bitkin olduğu zaman birisine okutup dinlerdi.
— Seyahatleri Ve Evliliği
Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretleri, ömründe iki defa hacca gitti. Birinci yolculuğunda İskenderiye ve Mısır’a uğradı. Buradaki enbiyâ ve evliyâ kabirlerini ziyaret etti. Bir buçuk ay süren bu ziyaretinde Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin sohbetiyle şereflenenlerden Küçük Aşık Efendi ile sohbette bulunmuşlardır. İlk haccından sonra altmış üç yaşında iken Şeyhü’l-Harem-i Nebevî Mehmed Emin Paşa’nın kızı Havva Seher Hanım’la evlenmiştir. Hanımı kendisinden on sekiz sene sonra vefat etmiştir.
İkinci hacc yolculuğuna ailesiyle beraber çıkmış, Mekke ve Medine’de pek çok kişi ile görüşmüştür. Bunlardan bazılarına hadis okutmuş, bazılarına da tarikat telkininde bulunmuştur. Hacc dönüşünde Mısır’a uğramış ve burada üç yıldan fazla kalmıştır. Bu süre zarfında Tanta, Kahire, Nâsıriyye, Câmiu’l-Ezher ve Seyyidinâ Hüseyin camilerinde Râmûz okutmuş, beş kişiye de tarikat hilâfeti vermiştir.
— Vefâtı
Gümüşhânevî hazretleri 7 Zilkade 1311/13 Mayıs 1893 senesinde sabahleyin saat on sularında ansızın gözünü açıp «Hepsini isterim Ya Kibriyâ’!» diyerek dâr-ı bekâya irtihal eylemiştir. Kabri, Süleymaniye Camii avlusunda Kanûnî Sultan Süleyman Türbesi’nin kıble tarafındadır. Yanlarındaki kabirde zevceleri Havva Seher Hanım yatmaktadır. (1)
(1) Hülya Yılmaz, Dünden Bugüne Gümüşhânevî Mektebi isimli eserden kısaltılarak alınmıştır.
HADİS-İ ERBAİN (40 HADİS)
— Kırk Hadis Edebiyatı
Peygamber efendimizden rivayet edilen «Ümmetim için dini mevzulara dair kırk hadis ezberleyeni Allah Teala kıyamet gününde fakihler ve alimler arasında diriltir» Hadîs-i şerifinin müjdesine nail olmak maksadıyla gelişen ve yaygınlaşan Kırk hadis yazma geleneği ilk olarak Abdullah b. Mübarek (181/797) ile başlamış özellikle de beşinci asırdan itibaren gelişme göstermiştir.
Çok çeşitli konularda seçilmiş hadislerden oluşturulan kırk hadisler bazen bir konu ile ilgili kırk hadisin zikredilmesi bazen de farklı konularda kırk hadisin zikredilmesi şeklinde olmuştur.
Gümüşhanevi hazretlerinin yazmış olduğu bu eser de ise ağırlıklı olarak ilim, sünnet, edeb, dualar, hac, tevbe, affetme gibi çeşitli konular işlenmektedir.
— Kırk Hadis ve Anlamları
1. Hayra ya da şerre öncülük etmek
«Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) buyurdular ki: «Kim bir hidayete davette bulunursa, buna uyanların sevaplarının bir misli ona gelir ve bu durum, onların ücretlerinden hiçbir şey eksiltmez. Kim bir dalâlete çağrıda bulunursa, buna uyanların günahlarından bir misli de ona gelir ve bu onların günahlarından hiçbir eksiltme yapmaz». [1]
[1] Müslim, İlm 16; Ebû Dâvud, Sünnet 7; Tirmizî, İlim 15.
2. İlimde niyet
«Kim Allah’ın hoşnutluğunu kazandıracak bir ilmi dünyalık bir menfaat için öğrenirse kıyamet günü cennetin kokusunu alamaz». [2]
[2] İbn Mâce, îmân, 23; Ebû Dâvûd, İlm, 12; Ahmed b. Hanbel, Müsned II 338
3. İlmi gizlemek
«Bir kimseye ilimden sual edilse de, o da onu gizlese, Allah onu kıyamet gününde ateşten bir gemle gemler». [3]
[3] Ebû Dâvûd, İlim, 9; Tirmizî, İlim, 3; İbn Mâce, İmân, 24; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 263; Hâkim, Müstedrek, I, 182.
4. Allah’ın Alimlere azab etmeyeceği
Kıyamet günü olduğunda Allah alimleri toplar ve onlara şöyle buyurur. «Ben sizin kalblerinize hikmeti, size azab etmek kasdı ile, tevdi etmiş değilim. Haydi Cennete giriniz». [4]
[4] İbn Asakir Tarihu Medineti Dımaşk, 43, 7; İbn Adiy, el-Kâmil fi’d duafa, V 162.
5. Affedici olmanın mükâfatı
«Kıyamet günü olduğunda arşın ortasından bir münadi şöyle nida eder: «Allah üzerinde ecir alacağı olan kalksın». Bunun üzerine hiç kimse kalkmaz, ancak kardeşinin suçunu affeden kalkar». [5]
[5] Hatîb el-Bağdâdî, Târîh-u Bağdâd, XI, 199.
6. Namazda vesvese
«Biriniz namazda iken, dübüründe bir hareket hissetse ve abdestinin bozulup bozulmadığı hususunda tereddüde düşse, bir ses işitmedikçe veya bir koku duymadıkça mescidi terk etmesin». [6]
[6] Ebû Dâvud, Tahâret, 68; Buhârî, Vudû, 4; Müslim, Hayz, 98.
7. Yaşamın ölümden, ölümün de yaşamdan hayırlı olduğu durum
«Ümeranız hayırlı olanlarınızdan iseler, zenginleriniz sehâvetkâr kimselerse, işlerinizi aranızda müşavere ile hallediyorsanız, bu durumda yerin üstü (hayat), altından (ölümden) hayırlıdır. Eğer ümeranız şerirlerinizden, zenginleriniz cimri ve işleriniz kadınların elinde ise, yerin altı üstünden, (ölmek yaşamaktan) daha hayırlıdır». [7]
[7] Tirmizî, Fiten 78.
8. Hacda bulunanlarının hepsinin affedileceği
«Arafe günü olduğunda, Allah Teâlâ ihlaslı hacıyı mağfiret eder Müzdelife gecesi olunca ticaret kasdıyla geleni de affeder, mina günü olduğunda devecileri (hacıları taşıyanları) da affeder. Ve cemretül akabenin taşlama gününde dilencileri de affeder. Netice olarak hiçbir mahluk yoktur ki, o mevkide hazır olsun da alla onu mağfiret etmiş olmasın». [8]
[8] İbn Asâkîr, Târîhu Medîneti Dımaşk, XIII, 313; İbn Hibbân, el-Mecrûhîn, I, 240.
9. Hadisi senediyle birlikte yazma
«Bir hadis yazdığınızda onu senedi ile birlikte yazınız. Eğer o hadis doğru ise ecirde o ravi ile ortak olursunuz. Eğer yanlış ise onun vebali isnad edilen ravinin üzerine olur». [9]
[9] İbn Asâkîr, Târîhu Medîneti Dtmaşk, XXXVI, 390.
10. Günahların keffareti
«Bir kulun günahları çok olup ta onlara kefaret olacak amelleri de yoksa, Allah o kulunu öyle bir hüzünle mübtela kılar ki, günahlarına keffaret olur». [10]
[10] Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 157; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, II, 291.
Ahmed ibn-i Hanbel, Hz. Aişe RA’dan rivayet etmiş.Peygamber SAS Efendimiz buyurmuşlar ki:
(Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned,c.VI, s.157, no:25275; Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.I, s.333, no: 1325; Heysemî, Mecmaü’z-Zevâid, c.III, s.11, no:3755; Ebü’ş-Şeyh, Tabakàtü’l-Muhaddisîn, c.IV, s.214, no:1167; Hz. Aişe RA’dan.Kenzü’l-Ummâl, c.III, s.328, no:6787; Câmiü’l-Ehàdîs, c.IV, s.38, no:2726.)
إِذَاكَثُرَتْذُنُوبُالْعَبْدِ،وَلَمْيَكُنْلَهُمَايُكَفِّرُهَامِنَالْعَمَلِ،اِبْتَلاَهُاللُّعَزَّوَجَلَّبِالْحُزْنِلِيُكَفِّرَهَاعَنْهُ (حم.عن عائشة)
RE. 61/15 (İzâ kesüret zünübü’l-abdi, ve lem yekün lehû mâ yükeffiruhâ mine’l-ameli, ibtelâhu’llàhu azze ve celle bi’l-huzni li-yükeffirehâ anhü.)
(İzâ kesüret zünübü’l-abdi) “Bir kulun günahları çok olup da
(ve lem yekün lehû mâ yükeffiruhâ mine’l-ameli) onlara kefaret olacak amelleri de yoksa,
(ibtelâhu’llàhu azze ve celle bi’l-huzni) Allah o kulunu öyle bir hüzünle mübtelâkılar ki,
(li-yükeffirehâ anhü) günahlarına kefaret olsun.
”Günahlarımız çoğaldı, her gün bir sürü günah işliyoruz. Fakat, amel edip de onları attıramıyoruz üzerimizden... Sırtımıza boyna yük biniyor. Bunları götürecek ibadetleri de yapamıyoruz. İbadetleri yapsak, ibadetler günahları götürür. Abdest alınca götürür, camiye girerken götürür, namazı kılarken götürür. Bunları yapamadığımızdan dolayı günahlar çoğalıyor. O zaman Cenâb-ı Hak ona bir hüzün verir, bir ibtilâverir, bir sıkıntı verir.
“—Aman Hocaefendi! Bana bir okuyuverseniz!” diye gelir.
“—Niye?”
“—Çok sıkılıyorum, oku bana!”
“—Canım tevbe et! Namazı iyi kıl, Kur’an’ını iyi oku. O kendiliğinden gider zaten...”
Geçen bir efendi geldi. Şöyle korkuyor, böyle korkuyor, böyle titriyor.
“—İyi, muhterem efendi! Namaz kılar mısın?” dedim.
“—Kılmıyorum!” dedi.
O dertler neden geliyor insana? İbadât ü taatı yapmıyouz. Yapmayınca da bu ibtilâlar başımıza geliyor.
“—Okusana!” Okudu da geçmedi. Şimdi hepiniz biliyorsunuz ki kapların kalayı azalıyor, bakırı çıkıyor ortaya... Kalaylatmadan o bakır kaplardan yemek yesek, adamı zehirler, onu biliyoruz. Onun için kalaycıya götürüyoruz, “Şunları kalaylayıver!” diyoruz. Kalaycı onu hemen kalaylıyor mu? Evvela, kalaycı çırağı onu kumla böyle ovuyor, ovuyor. Bütün pisliklerini üzerinden götürüyor. Kıpkırmızı, tertemiz yapıyor. Ondan sonra “Al usta!”diyor. Usta da ateşle onu tavlıyor. Kalayını veriyor, güzelce oluyor.
“—E temizlemeden olsa?” Olmaz, tutmaz ki! Kabınız delinmiş, lehimci arıyorsunuz. Bulduk lehimciyi.
“—E şuraya bir lehim sürüver!” Ama orasını kazıyor mütemadiyen.
“—Canım kazıma! Lehimi sürüver buraya!”
“—Bunu kazımadan, buraya lehim tutmaz ki!” diyor.
Şimdi sen namazı kılmazsan, ibadet yapmadan, okumakla bu iş hallolur mu hiç? Evvela sen tevbekâr ol, Allah’a dön, Celle ve Ala’ya. Ondan sonra okunursan,inşâallah şifa hasıl olur.
11. Selefe saygısızlığa karşı sessiz kalmamak
«Bu ümmetin sonradan gelenleri, evvelkilere lanet ettiği zaman kimde ilim varsa onu izhar etsin. Muhakkak ki ilmi gizleyen kimse, Allah (c.c.)’ın Muhammed (s.a.v.)’e indirdiğini gizleyen gibidir». [11]
[11] Tabarânî, el-Mu cemul-evsat, I, 136; İbn Asakir, Târîhu Medîneti Dımaşk, XVII, 5; İbn Adiy, el-Kâmil fi’d-duafâ, IV, 212.
12. Selamlaşmak
«Sizden biri kardeşiyle karşılaştığında ona selam versin. Eğer ikisi arasına ağaç, duvar veya taş gibi bir engel girip de sonra yine buluşurlarsa ona tekrar selam versin». [12]
[12] Ebû Dâvûd, Edeb, 146; Buhârî, Edebıı’l-müfred, 1/349; Beyhakî, Şuabu’l-îmân, VI/450.
13. Mescidi kirletmemek
«Bir kul mescide tükürmeğe davranırsa, mescidin duvarları sarsılır. O kimse, bir dalın ateşte yanarken kıvranması (çekilmesi) gibi zorlanarak da olsa o tükürüğü yutarsa, Allah o kimseden yetmiş iki hastalığı çıkarır ve yine bu yüzden o kuluna iki milyon hasene yazar». [13]
[13] Deylemî, Firdevsü’l-ahbâr, I, 291.
Deylemî’nin Enes RA’dan rivayet etmiş. Peygamber SAS Efendimiz buyurmuşlar ki:
(Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.I, s.291, no:1145: Enes ibn-i Mâlik RA’dan. Kenzü’l-Ummal, c.VII, s.665, no:20811; Câmiü’l-Ehàdîs, c.IV, s.120, no:2906.)
إِذَاهَمَّالْ عَبْدُأَ نْيَبْزُقَ فِيالْ مَ سْجِدِ ،اِضْطَرَبَتْأَرْكَانَ هُ،وَانْزَوَى كَمَاتَنْزَوِيالْجَلْدَةُ فِيالنَّارِ ؛فَإِنْ هُوَاِبْتَلَ عَهَا،أَخْرَجَاللُّ مِنْهُ اثْنَيْنِ وَسَبْعِينَدَاءا،وَكُتِبَلَ هُبِهَاأَ لْفَيْأَلْفِحَسَنَةٍ (الديلميعنأنس)
RE. 65/4 (İzâhemme’l-abdüen yebzüka fi’l-mescidi, ıdtarabet erkânühû, ve’nzevâkemâtenzevi’l-celdetüfi’n-nâr; fein hüve ibteleahâ, ahreca’llàhu minhu isneyni ve seb’îne dâen, ve ketebe lehûbihâelfey elfi hasenetin.)
(İzâhemme’l-abdüen yebzüka fi’l-mescidi) “Kul mescidde tükürmeye kalkıştığı zaman,
(ıddarabet erkânühû) mescidin duvarları sallanır, titremeye başlar.
(Venzevâkemâtenzevi’l-cildetüfi’n-nâr) “Ateşin içine atılan bir derinin kavrulup kuruyup kıvrılıp buruştuğu gibi, mescid mânevî bakımdan buruşur.”
(Fein hüve ibteleahâahreca’llàhu minhu isneyni ve seb’îne dâen) “Eğer bu tükürüğü gelen kişi tükürmez de mescide tükürmeyeyim diye tükürüğünü yutarsa; yahut mendiline kor, camiyi kirletmezse, Allah onun içinden yetmişiki hastalığı çıkarıp giderir.
(Ve ketebe lehûbihâelfey elfi hasenetin) Ve Allah ona iki milyon hasene yazar.”
14. Çaresizlik halinde söylenecek söz
«Bir çaresizliğe düştüğünde: «Bismillâhirrahmanirrahim velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil Azim» de. Zira Allah Teâlâ onun sebebiyle belâ nevilerinden dilediğini senden kaldırır». [14]
[14] Tabarânî, ed-Düâ, I, 546; Deylemî, Firdevsul-ahbâr, V, 324.
15. Günahlarının unutturulması
«Kul tevbe ettiği zaman, Allah onun günahlarını hafaza meleklerine unutturur. Keza bunu onun uzuvlarına ve arzdan bilenlere de unutturur ki, Allah’a mülaki olduğunda, günahı sebebiyle aleyhine şahidlik yapacak kimse kalmasın». [15]
[15] İbn Asâkîr, Târîhu Medîneti Dımaşk, XIV, 17; Münziri, et-Terğîb ve’t terhîb, IV, 48.
16. Ebeveyne duayı terk etmek
«Kul, anne ve babasına dua etmeyi terk ettiğinde ondan rızık kesilir». [16]
[16] Ali el-Müttekî, Kenzul-ummâl, XVI, 675.
17. Rüya tabiri
«Sizden biri hoşlandığı bir rüya görürse o ancak Allah’dandır. Öyle ise Allah’a hamd etsin ve onu anlatsın. Bunun gayrisini, yani hoşlanmadığı bir rüya görürse, o da ancak şeytandandır. Öyleyse şerrinden Allah’a sığınsın ve onu hiç kimseye anlatmasın. Bu takdirde kendisine bir zarar olmaz». [17]
[17] Buhari, Ta’bir, 3; Tirmizî, Daavât, 53; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/8.
18. Günahlara devam ettiği halde kişiye istediği şeylerin verilmesi
«Bir kul mahiyetlere devam ettiği halde, dünyadan sevdiği şeyleri Allah’ın ona verdiğini gördüğün zaman, bu muhakkak ki o kimse için Allah’dan bir istidraç’tır». [18]
[18] Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 145; Tabarânî, Mucemul-evsat, IX, 110.
19. İlim öğrenmenin ve başkalarına öğretmenin fazileti
«İlimden bir bab (bölüm) öğrendiğin zaman, o, senin için kabul edilmiş bin rekat nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır. Bunu insanlara öğrettiğin zaman, ister amel edilsin ister amel edilmesin, senin için gene kabul edilmiş bin rekat nafile namaz kılmandan hayırlıdır». [19]
[19] İbn Mâce, Mukaddime, 16; Deylemî, Firdevsul-ahbâr, I, 278.
20. İlim talebesinin ölümü
«İlme talib olan bir kimseye ölüm geldiğinde, o bu hal üzere ölürse şehittir». [20]
[20] Hatîbu’l-Bağdâdî, Târîh-u Bağdâd, IX, 247; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, I, 124.
21. Oturma yerlerinin âdabı
«Allah’ı çok zikretmekle meclislerin hakkını verin. Doğru yolu gösterin ve gözlerinizi indirin». [21]
[21] Tabarânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, VI, 87. Benzer rivayetler için bkz. İbn Ebi Şeybe, Musannef, V, 325.
22. Allah’ın sevdiği kuluna dünya kapıların kapaması
«Allah Teâlâ bir kulu sevdiğinde ona dünya işlerini kapar, ahiret işlerini ise açar». [22]
[22] Ali el-Müttekî, Kenzul-ummâl, III, 376.
23. Çok yemek, çok uyumak, tembellik ve gaflet
«Ümmetim üzerine korktuklarımın en korkuncu: Karnının büyüklüğü, uykuya devam, tembellik ve yakînin zayıflığıdır». [23]
[23] Ali el-Müttekî, Kenzul-ummâl, III, 832.
24. Hacc ve Umre ibadetine devam etmek
«Hacc ve umreye devam ediniz. Zira demirci ocağının, demirin pasını temizlemesi gibi hacc ile umre de fakirliği ve günahları yok eder». [24]
[24] Tabarânî, el-Mu’cemu’l-evsat, V, 170; Tirmizî, Hacc, 2; Nesâî, Hacc, 6; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1,25.
25. Abdestin günahları dökeceği
«Bir kul abdest aldığı zaman, şu ağacın yapraklarının dökülmesi gibi, o kimseden de günahlar öylece dökülür». [25]
[25] Beyhakî, Şuabu’l-İmân, III, 15.
26. Uzlete çekilme zamanı
«Ümmetim üzerinden üç yüz seksen yıl geçince gurbet, uzlet ve dağ başlarına kaçmak onlara helal olur». [26]
[26] İbn Hacer, Lisânü’l-mîzân, III, 99; Temmâm, el-Fevâid, I, 236; Ali el-Müttekî, Kenzü’l-ummâl, XIII, 213.
27. Allah’ın sevdiği kuluna sıkıntı vermesi
«Allah Teala bir kulunu severse, o kulun yalvarmasını işitmek için, kendisini ibtilaya maruz bırakır». [27]
[27] Beyhakî, Şuabu’l-îmân, VII, 145; Hennâd, ez-Zühd, I, 239.
28. Allah’ın bir toplum hakkında hayır dilemesi
«Allah, bir kavme hayır murad ettiğinde, onların fakihlerini çoğaltır ve cahillerini azaltır. Fakih konuştuğu zaman yardımcılar bulur, cahil konuştuğunda ise yalnız kalır. Bir kavme de şer dilediğinde, cahillerini çoğaltır ve fakihlerini azaltır. Cahil konuştuğunda yardımcılar bulur, fakih konuştuğunda ise yalnız kalır». [28]
[28] Deylemî, Firdevsü’l-ahbâr, I, 246.
29. Allah’ın azabının herkesi kapsaması
«Allah bir kavme azab indirdiğinde, o azab onların içinde olan herkese isabet eder. Sonra amellerine göre baas olunurlar». [29]
[29] Buhârî, Fiten, 18; Müslim, Cennet, 84; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II ,40.
30. Elçinin güzel yüzlü ve güzel isimli olması
«Bana bir elçi gönderdiğinizde güzel yüzlü ve güzel isimli olanı seçin». [30]
[30] Tabarânî, el-Mu’cemu’l-evsât, VII, 367.
31. Allah’ın ikramı
«Sen istemeksizin ve uğraşmaksızın Allah sana bir rızık gönderirse onu al. Zira Allah Teala onu sana ikram etmiştir». [31]
[31] İbn Hibbân, Sahih, VIII, 195; Tabarânî, Mu’cemu’l-evsat, V, 111.
32. Hüsnü zan sahibi olmak
«Başkalarına hüsnü zan beslemek kulluğun güzelliğindendir». [32]
[32] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2, 304; Ebû Dâvud, Edeb, 89; Hâkim, Müstedrek, IV,269.
33. Yüze vurmaktan sakınmak
«Sizden birisi hizmetçisini dövdüğünde yüzüne vurmaktan sakınsın». [33]
[33] Buhârî, el-Edebul-müfred, I, 71; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 327. Benzer rivayetler için bkz. Buhârî, İtk, 20; Müslim, Birr ve Sıla, 122; Ebû Dâvûd, Hudûd, 40.
34. İnsanın Rahmân’ın suretinde olması
«Birisini döveceğiniz zaman yüze vurmayınız. Çünkü insan sureti Rahman’ın sureti üzeredir». [34]
[34] Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 244; İbn Hibbân, Sahih, XII, 489.
35. Kadının doğum esnasında zorlanması
«Kadının doğum yapması güçleştiğinde temiz bir kap alınıp üzerine şu ayetler yazılır.
Sonra yazılar yıkanıp kadına içirilir, karnına ve doğum bölgesine serpilir». [38]
[35] «O halde üstün irade sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi sabret ve onlar hakkında ivedilik etme! Onlar, kendilerine va’dedilen acıyı görecekleri gün, gündüzün bir saatinden başka durmamışa döneceklerdir. Bu yeterli bir tebliğdir. Demek ki, helak edilecekler, başkası değil, ancak itaattan çıkmış fasıklar topluluğudur!» (Ahkaf, 35).
[35] «Onlar, onu (kıyameti) görecekleri gün, sanki bir akşam veya bir kuşluğundan başka durmamışa dönecekler». (Nâziât, 46).
[37] «Gerçekten onların kıssalarında akıllılar için bir ibret vardır! Bu Kur’an uydurulur bir söz değil, ancak kendi önündekinin tasdiki, her şeyin açıklayıcısı ve îmân edecek topluluk için bir hidayet, bir rahmettir!» (Yusuf, 111).
[38] Ebu’l-Kâsim el-Cürcânî, Târîhu Cürcân, I, 228; Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, 10, 122.
36. İlmin çeşitleri
«İlim üçtür. Bundan fazlası fazilettir: Ayet-i muhkeme, sünneti kaime (amel edilen sünnet), ve farizatun adile (bunlardan çıkarılan ahkam)». [39]
[39] Ebû Dâvûd, Ferâiz, 1; İbn Mâce, Mukaddime, 8; Beyhakî, es-Sünenul-kübrâ, VI, 208;
37. Namaz, oruç ve zikirin sevabı artıracağı
«Namaz, oruç, zikir, Allah yolundaki infakı 700 misline çıkarır». [40]
[40] Ebu Davûd, Cihad, 14; Hâkim, Müstedrek, II, 88; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IX, 172.
38. Ümmet-i Muhammed’in dünyaya önem vermesi
«Ümmetim dünyaya ehemmiyet verdiğinde, İslam’ın azamet ve heybeti kendisinden alınır. Marufu emr ve münkerden nehyi terk ettiğinde vahyin bereketinden mahrum kalır. Ümmetim birbirine kötü sözler söylediklerinde ise Allah’ın gözünden düşer». [41]
[41] İbn Ebi’d-Dünyâ, Ukûbat, I, 41; Ali el-Müttakî, Kenzul-ummal, III, 339.
39. Uykuda korkan kimsenin okuyacağı dua
«Biriniz uykuda iken korktuğunda: «Allah’ın eksiksiz, mükemmel kelimeleri ile Onun gazabından, kötü cezasından, kullarının şerrinden, şeytanların vesvesesinden ve (beni kötülüğe atan) beraberliklerinden, Allah’a sığınıyorum» desin. Bu durumda hiçbir şey ona zarar veremez». [42]
[42] Ebû Dâvûd, Tıbb, 19; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 181; Nesâî, Amelü’l-yevm ve’l-leyle, 186.
40. Musibetleri celbeden hasletler
«Ümmetim on beş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belanın gelmesi vacib olur!»
«Ganimet (fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında) tedavül eden bir meta haline gelirse. Emanet (edilen şeyleri emanet alan kimseler) ganimet (malı yerini tutup, yağmalayıp nefislerine helal) kıldıkları zaman, zekatı ceza telakki ettikleri zaman, kişi annesinin hukukuna riayet etmediği, kadınına itaat ettiği, babasından uzaklaşıp ahbabına yaklaştığı, mescidlerde (rızayı İlahî gözetmeyen) sesler yükseldiği zaman. Kavme, onların en alçağı reis olduğu, (zulümle insanları sindiren zorba) kişiye zararı dokunmasın diye hürmet ettiği, İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği, şarkıcı kadınlar ve çalgı aletleri edinildiği, Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere hakaret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, (zelzeleyi) yere batışı (hasfı) veya suret değiştirmeyi (meshi) veya gökten taş yağmasını, (kazfi) bekleyin». [42]
[42] Tirmizî, Fiten, 38; Tabarânî, Mucemulevsat, I, 150.
41. Bir yerden ayrılırken selam vermek
«Sizden birisi bir meclisten kalktığında selam versin. Bu davranışından dolayı ona bin hasene yazılır, bin ihtiyacı giderilir ve anasından doğduğu gün gibi günahsız hale gelir». [44]
[44] Hatîb, Târîh-u Bağdâd, VII, 111; Ali el-Müttekî, Kenzul-ummâl, IX, 280.
42. Amelde noksanlık
«Kul amelde noksanlık yapınca Allah Teala ona üzüntüyü mübtelâ eder». [45]
[45] Ahmed b. Hanbel, ez-Zühd, I, 10.
— Bibliografya