Netâicu'l İhlâs (Duada İhlasın Neticeleri)

KİTABA DAİR

— Yayınevi

  • EDEP YA HU!

     

    Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî

    Duada İhlasın Neticeleri
    (Netâicu’l İhlâs)

  • Vuslat: 4
    Tasavvuf-Hikemiyat Serisi: 4

     

    Isbn: 978-605-61107-4-0
    Basım Tarihi: Şubat 2006

    Baskı / Cilt: Metkan Matbaası
    Merkezefendi Mh. Yılanlı Ayazma Sk.
    Örme İş Merkezi No:8/1 Davutpaşa Zeytinburnu / İstanbul
    Tel: (0212) 483 22 22

    İç Tasarım: İrfan Güngörür
    Kapak Tasarım: Sena İzgi

    © Tüm yayın hakları VUSLAT VAKFI’na aittir. Kaynak gösterilerek iktibas yapılabilir.

    VUSLAT

    Eğitim, Yardımlaşma, Kültür ve Çevre Vakfı www.vuslatvakfi.com Şems-i Tebrizi Mah.
    İstanbul Cd. No: 149/2 Karatay / Konya
    Tel: +90 332 350 64 99

     

    Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî
    Duada İhlasın Neticeleri
    (Netâicu’l İhlâs)

    Tercüme: Dr. Mehmed S. Bursalı

    İstanbul 2006

  •  Yayınevi

    — İçindekiler

    • AHMED ZİYÂÜDDİN GÜMÜŞHANEVİ (K.S.) HZ’NİN KISA TERCEME-İ HALİ — 7
    • DUADA İHLASIN NETİCELERİ (NETAİCUL İHLAS) — 36
    • DUANIN RÜKÜNLERİ (TEMELLERİ) — 39
    • DUANIN ŞARTLARI — 41
    • DUANIN ADABI — 43
    • DUANIN KABUL ZAMANLARI — 45
    • DUALARIN KABUL EDİLECEŠİ BİLDİRİLEN MEKANLAR —  47
    • DUASI KABUL EDİLEN KİMSELER — 49
    • KABUL OLAN DUANIN ALAMETLERİ — 51
  • İçindekiler

    AHMED ZİYÂÜDDİN GÜMÜŞHANEVİ (K.S.) HZ.’NİN KISA TERCEME-İ HALİ

    — Giriş

  • Gümüşhane’de dünyaya gelen, İstanbul Süleymaniye Camii haziresinde medfun bulunan, İstanbul’a teşrifleriyle ufku değişen, ariflerin ve evliyaların kutbu, üstadı, yardımcısı, dayanağı, yardıma yetişeni, elinden tutanı, kendine ulaşanların gavsı, müridlerinin terbiyecisi, sâliklerin irşad edicisi, Kur’an edebiyle yaşayan, Allah(C.C.)’ın kelimesini ve şeriatını gönüllerde yüceltmeye bütün gücü ile gayret eden, fakih ve muhaddis, Resulullah’ın (S.A.V.) sünneti ve yolundan ayrılmayan, ilim ve marifetlerin kaynağının takipçisi, milyonlarca insanın gönlüne irfan nurlarının akmasına vasıta olan Büyük Şeyh Efendi Ahmed Ziyâüddin bin Mustafa el-Gümüşhanevi (K.S.) Hazretleridir.

  • Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevi (K.S.) Hazretleri 1813 yılında Gümüşhane’nin Emirler mahallesinde dünyaya gelmişlerdir. Babaları Mustafa, dedeleri Abdurrahman adlarını taşırlar. Pederleri ticaretle hayatını kazanan salih bir zât idiler.

  • Gümüşhanevi Hazretleri beş yaşında okumaya başladılar. Sekiz yaşlarına gelince Kur’an-ı Kerim, Delâil-i Hayrat, Kaside-i Bürde ve Hizbü’l-Ahzap kıraati için icazet aldılar. On yaşlarında babalarının Trabzon’a hicretiyle birlikte, ora nın ileri gelenlerinden olan Laz Hoca, Şeyh Osman Efendi ve Şeyh Halid as-Saidî’den sarf, nahiv ve fıkıh dersi almağa başladılar. Abilerinin askerde, babalarının ise yalnız olması sebebiyle küçücük yaşında bir yandan babalarının mağazasında çalışırlar, bir yandan da büyük bir aşk ve şevkle ilim tahsiline gayret ederlerdi. Mutad dersleri ve hafızlığını devam ettirirken de bizzat elceğiziyle ördükleri keseleri satarak helal para biriktirmeye çalışıyorlardı. Bu parayla ileride tahsillerini ilerletmek için gereken masrafı karşılayacaklardı.

  • 1831’de amcalarıyla birlikte alışveriş için İstanbul’a geldiler. Babaları için lüzumlu ticaret eşyasını aldıktan sonra onları amcalarına teslim ettiler ve şöyle buyurdular:

    "Muhterem amcacığım, ben şu anda gökte ararken yerde bulduğum, ilim ve marifet beldesi İstanbul’da bulunmaktan dolayı tarife sığmaz bir saadet ve bahtiyarlık içindeyim. Ağabeyim askerden dönmüş bulunuyor. Benim için artık memleketime dönmek gerekmez. Burada kalıp ilmimi tamamlamak, tarikat ve tasavvuf ilmimi sürdürmek arzusundayım. Mazeretimi kabul edin ve bana incinip gücenmeyin. İleride lazım olur düşüncesi ile kendi ellerimle örerek sattığım para keselerinden birkaç kuruş biriktirmiştim. Bunları da kendime hiç pay ayırmadan size vererek babama gönderiyorum. Yardımcı ve dost olarak Allah bana yeter! Üzerimde hakkı olan yakınlarımın haklarını helal edip, dualarından unutmamaları en büyük dileğimdir. Ben de kapanacağım hücremde, sizleri dua ve hayır ile anmaktan bir an geri kalmayacağım."

  • Bu vedalaşmadan sonra, İstanbul’da hiçbir tanıdığı, yanında da tek kuruşu kalmadığı halde, Rabbine tam bir tevekkül ve teslimiyet duygusu içinde, Bayezid Medresesinde yapayalnız kalmışlardır.

  • Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevi (K.S.) Hazretleri, Süleymaniye Medresesindeki derslere devam ettiler, zamanın ileri gelen ulemasından padişah hocası Hacı Hafiz Muhammed

  • Emin Efendi ve Abdurrahman el-Harputi Hazretleri’nin ders halkalarına katıldılar. Şeriat ilimlerini elde edip icazet aldıktan sonra Bayezid Medresesinde müderrisliğe tayin olundular. Orada irşada, ders okutmaya ve 28 yıl sürecek olan ilmi eser tertibine başladılar. Zaten Gümüşhanevi (K.S.) Hazretleri, henüz icazet almadan üstün zekâları, kavrayış ve çalışkanlıkları ile hocalarının dikkatini çekmişler ve vekâleten Şerh-i Akaid okutmaya, bir yandan da eserler telif etmeye başlamışlardı.

  • Gümüşhanevi Ahmed Ziyâüddin (K.S.) Hazretleri, şeriatın zahir ilimlerinde başarılı bir tahsil hayatından sonra icazet almışlar, dersiâmlık mevkiini ulaşmışlar ve ilim yayma faaliyetine başlamışlardı. Ama tarikat ve tasavvuf sahasında da olgunlaşmak istiyorlardı. Bu maksatla Mevlana Halid elBağdadi (K.S.) Hazretlerinin halifelerinden Abdülfettah elAkri Hazretlerine müracaat ederek ona intisap etmek istediklerini belirttiler. O şu cevabı verdi:

    "Sizin, tarikatta kısmetiniz benim vasıtamla değildir. Mana âleminizi nurlandırmakla vazifeli başka birisi vardır. Vakti gelince intisap eder, feyzinizi ondan alırsınız. Bekleyiniz."

  • Böylece Gümüşhanevi (K.S.) Hazretleri hasret dolu bir bekleyişe girdi. O sırada Mevlana Halid el-Bağdadi (K.S.) Hazretleri, halifelerinden Ahmed bin Süleyman el-Ervadi (K.S.) Hazretlerine:

    "Ey Dost, parıltısı ile kuzey Afrika, Buhara, Mısır, Mekke, Medine, Hindistan ve uzak doğunun aydınlanacağı zat için İstanbul’a git, Onu ara bul. O, henüz açılmamış bir goncadır. Her ne kadar İstanbul’a senden evvel pek çok halife gönderilmiş ise de, onun nasibi sana verilmiştir. Onun irşadı ile meşgul ol. Zira O, bizden sonra sahibi zaman ve rehberi tarikat olacaktır." buyurmuşlar ve Ervadî Hazretleri emir gereği yola çıkıp 1845 de İstanbul’a varmışlardır.

  • Gümüşhanevi Hazretleri, bir sabah Abdülfettah Efendi’nin (K.S.) odasında ilk defa Ervadî Hazretleri (K.S.) ile karşılaşmış, ona çok yakın bir alaka ve sevgi hissetmiştir. Ervadî (K.S.) Hazretleri’nin, "Ya Ahmed! Sizin irşadınız bana verilmiş olup, yalnız sizin için Şam’dan Anadolu’ya gelmek için görevlendirildim." demesi üzerine tanımadığı bir kişinin kendisine adı ile hitap etmesinden hayretler içinde kalan Gümüşhanevi (K.S.) Hazretleri, hemen oracıkta Ervadî Hazretlerine (K.S.) intisab etmişlerdir.

  • Pek çok meşayıhın manevi bir işaretle yönlendirildikleri, diyar diyar gezerek mürşidlerini arayıp buldukları bilinir. Durumun tam tersine dönüp, Gümüşhanevi Hazretleri’nin şeyhi Ervadî Hazretleri’nin Şam’dan sadece Gümüşhanevi (K.S.) Hazretlerimizi irşad için İstanbul’a gelmesi, Gümüşhanevi (K.S.) Hazretleri’mizin Halidiye Tarikatı içindeki yerlerinin büyüklüğüne işaret etmektedir.

  • Kendisi ile ilmi alışverişi 16 yıl süren Ervadî Hazretleri(K.S.), Gümüşhanevi(K.S.) Hazretlerine bir süre tarikat, zikir ve seyr-ü sülûk yollarını talim ettirmişler, Ona manevi dereceler aştırmış, ruhani yüksek derecelere ulaştırmışlardır. Gümüşhanevi (K.S.) Hazretlerinin girdiği iki halvetten sonra Ervadi (K.S.) Hazretleri kendisine 1848 tarihinde; Nakşibendiyye, Kadiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Halidiyye, Halvetiyye, Bedeviyye, Rifaiyye, Şazeliyye ve Müceddidiyye tarikatlarından "hilafet-i tâmme" ile icazet vermişlerdir.

  • Gümüşhanevi (K.S.) Hazretleri Mahmutpaşa Medresesindeki hücresinde irşad faaliyetine devam etmişler, bu hücre, zamanla artan müridlerinin ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelince İstanbul’da, Sultanahmed’in Alemdar Mahallesindeki Fatma Sultan Camii’ni tekke olarak kullanmışlardır. Daha sonra cami yanına büyük bir ev ve tekke yaptırıp vakfetmişler, burası "Gümüşhaneli Dergâh-ı Şerifi" diye şöhret bulmuştur.

  • 1863 yılında, Sultan Abdülaziz tarafından emirlerine tahsis edilen bir vapur ile beraberinde birçok öğrencisini alarak Hacca gitmişlerdir. Bu Hac ziyaretinde Ramuz el-Ehadis kitabının tanzim ve planlamasını düşünmüşler, İstanbul’a döndükten sonrada görevlerine devam ederken 1865-1875 yılları arasında eserin tasnifini tamamlamışlardır. İlk haclarına müteakip İstanbul’a dönüp, ŞeyhülHaremi Nebevi Mehmet Emin Paşa’nın kızı Havva Seher validemiz ile evlenmişlerdir.

  • 93 harbinin patlak vermesinin ardından (1877-1878) müridleri ile birlikte Kars’a gidip cephede fiilen savaşa katılmış, ateş hattında bulunmuş, askere manen moral desteğinde bulunmuşlardır. O senenin Ramazan ayına kadar savaşa devam eden Gümüşhanevi (K.S.) Hazretleri, savaşın hafiflediği ve durakladığı bir sırada Of’a gelip burada iki yüz sekseni aşkın talebeye Ramuz okutmuş, birçok kişiyi de halvete sokarak hilafet vermişlerdir.

  • Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevi (K.S.) Hazretleri 1877 senesinde ikinci defa Hacca gitmiş, dönüşte 3 seneden fazla Mısır’ı şereflendirmişlerdir. Bu ziyaretinde Ramuz el-Ehadis’i 7 defa okutarak yüzlerce Arap âlimine icazet vermişlerdir.

  • Ömrünün 28 senesini neşriyat ve ilmi çalışmalara veren Gümüşhanevi (K.S.) Hazretleri, 16 sene müridlerine bizzat tarikat telkini yapmış ve hatm-i hace yaptırmışlardır. Her sene biri Zilhicce, biri de Recep ayında olmak üzere senede iki kere halvete girerlerdi. Zühd ve takvada dereceleri son derece yüksek idiler. Gayet perhizkâr, kanaatkâr yaşarlardı, çok zaman katıksız ekmekle yetinerek ellerine geçen parayı fakirlere dağıtırlardı. Ömrünün son 18 yılını (bayram günleri hariç) aralıksız oruç ile geçirmişlerdi. Geceleri uyumazlar, zikirle, ibadetle, eser telifi ile meşgul olurlardı. Gündüzleri de talebe yetiştirmekle uğraşırlardı. Yatsı namazından sonra konuşmayı sevmezler, yatsı abdesti ile sabah namazı kılarlardı.

  • Gümüşhanevi (K.S.) Hazretlerinin hocası Muhammed Emin Efendi, Gümüşhanevi Hazretlerine tarikat yönünden intisap etmişler ve bu suretle şeri ilimlerde öğrencisi olan zatın tasavvufta öğrencisi olmakla şereflenmişlerdir.

  • Yazlarını Beykoz’un Yuşa tepesine çadır kurarak geçiren Gümüşhanevi Hazretleri, Cuma günleri mutlaka dergâha gelmeyi adet edinmişlerdi. Haftanın bir gününde yapılması adet olan hatm-i hace zikrini bizzat yaptırmayı hiç ihmal etmemişlerdi. Gümüşhanevi Hazretleri vefat senesinden öndeki yaz Cuma günleri dâhil tekkeye gelmemişler, yerine Hasan Hilmi Hazretlerini vekâleten bırakmışlardır. Kışın dergâha döndüklerinde mihraba hiç geçmemişler, tekkenin tüm mesuliyetini halifesi olan Hasan Hilmi Hazretlerine devretmişlerdir.

  • Bu ara rahatsızlanan Gümüşhanevi (K.S.) Hazretleri pek zayıf ve mecalsiz düşmüşlerdir. Bir aralık çok ağırlaştığı, yatağa düştüğü, beş gün hiçbir şey yeyip içmediği, son üç günde de gözünü hiç açmadığı, ağzından da tek sözün çıkmadığı bizzat görenlerden nakledilmiştir. Bu hal üzere hasta yatağında baygın bir şekilde, dört büklüm yatan Gümüşhanevi (K.S.) Hazretleri, tedavisi için gelen doktor tarafından ayakları uzatıldığında, kulaklarının ucuna kadar utancından kıpkırmızı kesilmiş, gözlerini hafifçe açarak: "Bir de beni Rabbimin huzurunda ayak uzatma suçu ile baş başa bırakmayın" diyerek ayaklarının toplanılmasını istemişlerdir. 25 Mayıs 1893 Pazar günü sabaha doğru yarı baygın yatarken ansızın gözlerini açıp "Hepsini isterim Ya Kibriya!" diyerek ruhunu teslim etmişlerdir.

  • Mübarek kabirleri Süleymaniye Camii haziresinde, zevcesi Seher validemiz ile yan yanadır. Her iki kabrin etrafı parmaklıklar ile çevrili olup Gümüşhanevi (K.S.) Hazretlerinin başuçlarındaki taşta aşağıdaki manidar beyitler yazılıdır:

    Nazar kıl çeşm-i ibretle, makâm-ı ilticadır bu! Erenler dergâhı, bâb-ı füyûzât-ı Hüdâ’dır bu!
    Ziyâüddîn-i Ahmed, mevlidi anın Gümüşhâne, Şehir-i şark-u garbın, mürşid-i râh-ı Hudâ’dır bu!
    Muhakkak ehl-i Hakk ölmez, ebed haydır bil ey zâir!
    Saray-ı kalbini pâk eyle, bâb-ı evliyâdır bu!
    Şu’a-ı dürr-i vahdet, menba’-ı ilm-i ledünnîdir. Mükemmel vâris-i şer’-ı Muhammed Mustafâ’dır bu.
    Hilâfet müddetinden, "İrcii" vaktine dek Hakk’a, Tarîk-i Hâlidî’yi neşr eden, Hakk-reh-nümâ’dır bu.
    Oku ihlâs ile bir Fatiha, kalbinde daim tut Cilâ-yı ruhdur zikri, mürîdana gıdâdır bu!"

  • Gümüşhanevi (K.S.) Hazretlerinin vefatı haberi duyulunca müslüman halk derin bir teessüre kapılmış, yürekten sarsılmıştı. Çünkü Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevi (K.S.) Hazretleri bütün müslümanların sevdiği, saydığı, gönülden bağlı olduğu bir din büyüğü idiler. Cenazelerinde mahşeri bir kalabalık hazır bulunmuş ve en samimi dualar ve gözyaşı içinde toprağa verilmişlerdir.

  • Giriş

    — Şemaili

  • Orta boylu, beyaz yüzlü, yanakları kırmızı, orta kısmı hafifçe yüksek çekme burunlu, çatık kaş ve açık alınlı, sağ ve sol gözlerinin altında birer siyah ben bulunan, yuvarlak yüzlü, beyazı bellice siyah ve iri gözlü, başları devamlı traşlı ve beyaz sakallı bir zât idiler. Başlarına Nakşî tacı ve beyaz imame sararlar, cübbe, hırka ve uzun entari giyerlerdi.

    Ayaklarında devamlı ayakkabı bulunur, siyah renge hiç rağbet etmezlerdi. Yazları beyaz, kışları da yeşil renk elbise giymeyi tercih ederlerdi.

  •  Şemaili

    — Gümüşhaneli Dergâhı

  • Gümüşhaneli Dergâhı bir ilim ve irfan üniversitesi gibiydi. Ferdi anlamda irşad gayreti ile hareket eden tekkenin toplumsal olarak amacı ise; imanı, fikri, ahlakı ile kemale ermiş, şuurlu Müslümanları yetiştirmekti. Dergâhta Ramuz elEhadis, Levamiul-Ukul ve Gümüşhanevi (K.S.) Hazretlerinin diğer eserleri okutulurdu. Müridlerin sayısı bir milyonu aşıyordu. Gümüşhanevi (K.S.) Hazretleri 116 adet irşad salahiyetinde talebe yetiştirmişler, onlara maddi ve manevi ilimlerini aktarmışlardı.

  • Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevi (K.S.) Hazretlerinin hürmet edilip sözü dinlenen büyük bir şahsiyet olması sebebiyle Dergaha Sultan Abdülmecit, Sultan Abdülaziz, Sultan II. Abdülhamit ve birçok devlet adamı gelerek Gümüşhanevi (K.S.) Hazretlerinin sohbet ve derslerine iştirak etmiş, Reisül Ulema Tikveşli Yusuf Ziyâüddin Efendi, Erkan-ı Harp Livalarından Munib Bey, Arap Mehmet Ağa gibi zatlar ise Hazret’in müridi olma şerefine nail olmuşlardır.

  • Toplumun her türlü ihtiyacına cevap verme gayreti içinde olan Gümüşhanevi (K.S.) Hazretleri, iktisadi ve ticari hayata da istikamet vermiştir. O zamanlarda yeni ortaya çıkan faizle çalışan bankalardan ihvanını kurtarmak için dergâhta bir yardımlaşma sandığı kurdurmuşlardı. Müntesiplerin ellerinde bulunan menkul kıymetleri bir araya getirerek kurulan bu sandıktan muhtaç olanlar ihtiyaçları kadar borç alırlar, en müsait şartlarda bilahare öderlerdi. Osmanlı Devleti tarihindeki "avarız sandıklarına" benzer bu sandıkla Gümüşhanevi (K.S.) Hazretleri hem evlerde beklemekte olan ufak sermayenin bir araya gelerek büyümesini ve iş hayatına intikalini sağlamışlar, hem de sosyal hayatın her safhasına hizmet götüren dergâhların, iktisadi ve ticari hayatta da rol alabilecek birer müessese olduğunu göstermişlerdir.

  • Ayrıca Gümüşhanevi (K.S.) Hazretleri, müslümanların ilerlemesi, İslamiyet’in yücelmesi için bir matbaa kurdurmuşlar, Rize, Bayburt ve Of’ta on sekiz bin ciltlik 4 ayrı kütüphane tesis ettirmişlerdir. Dergâha ait matbaada basılan İslami kitaplar ücretsiz verilmişti.

  • Gümüşhaneli Dergâhı, tekke ve zaviyelerin kapatılmasından 1942 ye kadar mabed olarak korundu. Anıtlar Yüksek Kurulu’nun "Muhafazası gerek eski eser" olduğu kararına rağmen dergâh ve Fatma Sultan Camii, yol yapımı gerekçesiyle 1957 de yıktırılmıştır. Dergâhtan bu gün sadece, minaresinin tuğla enkazı ile "Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Sokağı" hatıra kalmıştır.

  •  Gümüşhaneli Dergâhı

    — İlmi Yönü 

  • Gümüşhanevi (K.S.) Hazretleri ilme çok önem vermişler, 28 sene süren telif hayatında yatağa, yastığa rağbet etmemişler, nice gecelerini sırf bu yüzden uykusuz geçirmişlerdir. İsimleri bir icazetname hacmine sığmayacak kadar çok müellifin, daha da fazla olan eserlerini inceleyip, bunları okutacak kadar iyi bildiği, Bayezid ve Mahmutpaşa medreselerinde öğrencilere verdikleri icazetnamelerden anlaşılmaktadır. Kütüphanesinde 18 bin ciltlik eser bulunan Gümüşhanevi Hazretlerinin 60’a yakın basılı eserleri mevcuttur. Ömrünün büyük kısmını yoğun ilmi çalışmalara ayırıp geceleri hiç uyumadıklarını, sabahlara kadar kitap yazmaya çalıştığını halifelerinden Hasan Hilmi Efendi Hazretleri(K.S.) şöyle anlatırlar:

    "Çok uzun süren bu dönem içerisinde öğleye az bir zaman kala kıbleye döner, başına da bir havlu örterek uyumaya çalışırdı. Böyle yaparken çevresindekilere: "Öğle ezanına az bir zaman kala beni uyandırın" diye tembih ettiği halde, her defasında kendiliğinden uyandığı için onu uyandırmak kimseye nasip olamamıştır."

  • Zamanında hadis alanında zirveye ulaşmışlar, 2 ciltlik "Ramuz el-Ehadis" ve şerhi olarak 5 ciltlik "Levamiul Ukul"u kaleme almışlardır. Hadis alanındaki üstün çalışmalarından dolayı kendilerine "Muhaddis-i Rum" da denilir. Bu eserler dışında hadisle alakalı Acâibün-Nübüvve, Letaifül Hikem, Hadis-i Erbain adlı üç eserleri daha vardır.

  • Tasavvuf konusunda Câmiul Usul, Mecmuat-ül Ahzab ve Ruhul Arifin gibi tasavvufun inceliklerini ihtiva eden eserleri de mevcuttur.

  • Ahlak konusunda ise Necat-ül Gafilin, Netaicül İhlâs, Devaül Müslim’in adlı eserlerinden başka Gümüşhanevi (K.S.) Hazretlerinin fıkıh ve kelam ilmine dair eserleri de bulunmaktadır.

  • İlmi Yönü 

    — Tasavvufî Şahsiyeti

  • Levamiul Ukûl isimli eserinde kendisini "Tarikaten Nakşibendî, meşreben Şazeli" diye tanıtan Gümüşhanevi Hazretleri, ruhani latifeler ve seyr-ü sülûk prensibini esas alan ve "hafi zikr" i benimseyen bu iki tarikatın usul ve adabı çerçevesinde bir tasavvuf ve tarikat anlayışına sahiplerdir.

  • Gümüşhanevi (K.S.) Hazretleri, on altı yıl müridlerine bizzat tarikat telkini yapmışlar, haftada iki defa müridleri ile topluca hatm-i hace zikri icra eylemişlerdir. Dergâhındaki sayısız müridin hepsinin farklı farklı manevi kabiliyetlerine vakıf olarak onlara ayrı ayrı yollar gösterip onları manen olgunluğa ulaştırmışlardır. Bir milyondan fazla müridi bulunan Gümüşhanevi (K.S.) Hazretleri sadece İstanbul’da değil tüm dünyada tesir göstermişlerdir. Yetiştirdikleri 116 adet irşad salahiyetindeki talebelerini Kazan’dan Komor adalarına, Mısır’dan Medine’ye, Çin’den Afrika’ya kadar geniş bir sahaya göndererek, Nakşibendî tarikatı ve tasavvuf düşüncesinin yayılmasına pek büyük katkıda bulunmuşlardır.

  • Kişiyi içten vuran ’kötülüğü emredici’ karakteri kırarak, bedende ruh lehine bir hâkimiyet kurabilmek için zühd ve takva dolu bir hayat anlayışı benimseyen Gümüşhanevi (K.S.) Hazretleri, "az yemek, az uyumak, az konuşmak" prensibine sımsıkı bağlı bir ömür sürdürmüşler, müridlerine de bunları telkin etmişlerdir.

  • Gümüşhanevi (K.S.) Hazretlerimizin kolu olan, Nakşibendîliğin Halidiyye kolunda, gizli ve sessiz zikir olan "zikr-i hafi" ye önem verilir. Günlük zikir öncesi kalp ve gönülde olan dünyevi kuruntulardan kurtularak, insana, bir gün Allah(C.C.)’ın huzuruna çıkıp hesap vereceğini hatırlatan ölüm tefekkürü yapılır.

    Şöyle ki: "Gözlerimizi yumarız kendimizi yatağımızda yattığımız gibi düşünürüz. Sanki bu yatışımız son yatışımız da Hz. Azrail canımızı almaya gelmiş. Ne yapacağız ve bu iş nasıl olacak diye telaş içerisinde kıvranırken imdad-ı İlahi yetişir ve kelime-i şahadet getirerek ruhumuzu teslim ederiz. Dostlar, akrabalar başımıza toplanır. Ağlarlar, sızlarlar, feryad ü figan ederler. Komşulara, yıkayıcıya da haber verirler. Teçhiz ve tekfinini hazırlarlar. Elbiselerimizi soymaya başlarlar ya işte o hali gözünün önüne getir. Haa... Bak... Soyuyorlar. Soydular. Teneşir tahtasına koydular. Yıkayıcı geldi. Temizledi, yıkadı. Abdestledi, kefenlere sardı. Tabuta koydular, namazını kıldılar. Ahiret evi olan kabire koydular. Herkes evine gitti sen orada yapayalnız kalakaldın... "

    Bu şekilde her gün yapılan "rabıta-ı mevt" ile mürid ’ölmeden evvel ölüm’ sırrına ermeye ve daha yaşarken fenadan bekaya sıçramaya çalışır.

  • Gümüşhanevi (K.S.) Hazretleri bir şeyhe olan ihtiyaçtan bahsederlerken "Yaratılış gayesi kulluk olarak belirtilen insanın, gerçek kulluğa ermesi marifetle, marifet de kâmil ve mükemmel bir mürşid elinde manevi dereceleri kat ederek, Allah(C.C.) ile kul arasında karşılıklı rızanın bulunduğu durum olan "sıfat-ı mardıyye" sahibi olmaya bağlıdır" buyururlar. Marifette kemal ve seyr-ü sülûkta visal için kendisine intisab gereken mürşidde, kemal ifadesi olarak bulunması gereken beş şart şunlardır:

    1.  — Silsilesi itibariyle Hz. Peygamber (S.AS.)’e eksiksiz olarak ulaşan kâmil bir mürşidden irşad icazeti ile müşerref olmak.
    2.  — Manevi zevk sahibi olmak.
    3.  — İslam’ı çok iyi bildiği gibi, emirlerine uyma ve yasaklarından kaçınmada müridlerine üstün misal olması.
    4.  — Şefkat ve himmette yüce olmak
    5.  — Allah(C.C.)’tan gelen her şeye razı olmuş, iradesini Hakk’ın iradesinde ifna etmiş durumda bulunmak. İsabetli görüş ve tesirli telkin sahibi olmak.
  • Nakşibendîyye prensiplerinden olan intisab, tasavvufi mana olarak kalbi şüphe karanlığından kurtarmak, gaflet ve isyandan zikre dönmek gayesiyle kamil bir mürşidin kurtarıcı eline yapışmak, ölünün teneşir tahtasında yıkayıcıya olan teslimiyeti gibi, iç ve dış âlemini mürşide teslim ile tabiri caiz ise manevi bir sözleşmeye girmek demektir. Nakşibendiyye prensiplerine göre şeyhe intisab, dört farklı yoldan yapılabilir:

    1.  — Şekli olarak ki, bu, bir mürşid-i kâmilin sohbetine iştirak ve istifade etme ile olur.
    2.  — Manevi bir terbiye görmek ve tarikata dâhil olmak maksadıyla bir mürşidden inabe istenebilir. Bu tür inabede, gönül ehlinin yolu hangi edebe riayeti icab ettiriyorsa, o şeylere istikametle sımsıkı bağlanmak esastır.
    3.  — Rivayet yolu ile intisab ki, bu, şeyhin irşad ve ikaz mahiyetinde yazmış olduğu eserleri, okumak ve anlamaya çalışmak suretiyle yapılır.
    4.  — Dirayet yolu ile intisab. Bu intisap yolu ise, mürşidin tertib ve telif etmiş olduğu eserlerini sadeleştirerek anlaşılır hale getirmek ve insanların istifadesine arzetmek için yapılan gayret ve yapılan titiz ilmi çalışmalar iledir.
  • Mürşid-i kâmile intisab ile bağlanmak ve feyzinden istifade etmek için mutlaka onu görmek şart değildir. Manen de onların yüce ruhaniyetlerinden istifade kasdı ile intisab mümkün olup, bu çeşit inabelerde o şeyhin hayatını, eserlerini ve sistemini kabul etmek ve onları benimseyerek yaşamak esas olandır.

  •  Tasavvufî Şahsiyeti

    — Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevi Efendimizin (ks) Tarikat Silsile-i Şerifleri

  • Silsile-i Zeheb

    1. Başımızın tacı, gönüllerimizin tabibi, dünya ve ahiret şefaatçimiz, hidayetimizin, gözlerimizin ve letâifimizin nuru, yaratılmışların en üstünü: Seyyid-i Kainat Hz. Muhammed Mustafa (sas)

    Sıddıkiyye

    2. Peygamber Efendimiz (sav)’in en sadık ve mağara arkadaşı, ashabın en üstünü, Sıddıkıyye’nin kurucusu: Hz. Ebubekir Sıddık (ra)

    3. Peygamber Efendimiz (sav)’in kendi ailesine severek dâhil ettiği: Hz. Selman el-Farisi (ra)

    4. İmamların imamı: Hz. Kasım İbn-i Muhammed (ra)

    5. İmamların rehberi: Hz. Cafer-i Sadık (ra)

    Tayfuriyye

    6. Kutupların kutbu: Hz. Beyazid el-Bestami (ks)

    7. Evliyalar kutbu: Hz. Ebu’l-Haseni’l-Harakani (ks)

    Haceganiyye

    8. Kutupların kutbu: Hz. Ebû Ali el-Faremedi (ks)

    9. Kutupların kutbu: Hz. Yusuf el-Hemedani (ks)

    10. Kutupların kutbu: Hz. Abdülhalık el-Gûcdüvani (ks)

    11. Evliyanın kutbu: Hz. Arif er-Rivgeri (ks)

    12. Evliyanın kutbu: Hz. Mahmud İncir el-Fağnevi (ks)

    13. Evliyanın kutbu: Hz. Ali Ramiteni (ks)

    14. Evliyanın kutbu: Hz. Muhammed Baba es-Semmasi (ks)

    15. Evliyanın kutbu: Hz. Emir Külâl (ks)

    Nakşibendiyye

    16. İmamların imamı, kutupların kutbu, Silsile-i Zeheb’in sürekli düzenleyicisi, Abdülhalık el-Gûcdüvani’nin kabri şeriflerinden tarikatın bütün boyutlarını ve özellikle ‘hâfî’ zikrinin inceliklerini tahsil eden, sürekli feyiz ve nur kaynağı Hz. Şah-ı Nakşbend Muhammed Bahaüddin Üveysi el-Buhari (ks)

    17. Nakşibend Hazretleri’nin damadı şerifi ve evliyanın kutbu: Hz. Alâeddin Attâr (ks)

    18. Evliyanın kutbu: Hz. Yakub el-Çerhi (ks)

    19. Evliyanın kutbu: Hz. Ubeydullah Ahrâr (ks)

    20. Evliyanın kutbu: Hz. Muhammed Zahid (ks)

    21. Evliyanın kutbu: Hz. Muhammed Derviş (ks)

    22. Evliyanın kutbu: Hz. Hacegi el-Emkenegi (ks)

    23. Evliyanın kutbu: Hz. Muhammed Baki (ks)

    Müceddidiyye

    24. İkinci bin yıl yenileyicisi, evliyanın kutbu, tarikatı şeriattan her boyutu ile ayırmadan; yeniden ırk, dil, coğrafi tüm farklılıkları İslam’a endeksleyerek projelendiren: Hz. İmam Rabbani Müceddid-i Elf-i Sani Ahmed Faruk es-Serhendi (ks)

    25. İmam-ı Rabbani’ nin oğlu, evliyanın kutbu, urvetü’lvüska: Hz. Muhammed Masum (ks)

    26. Evliyanın kutbu: Hz. Şeyh Seyfüddin (ks)

    27. Evliyanın kutbu: Hz. Seyyid Nur Muhammed el-Bedvâni (ks)

    28. Evliyanın kutbu: Hz. Şemsüddin Cân-ı Cânân Mazhar (ks)

    29. Evliyanın kutbu: Hz. Şeyh Abdullah ed-Dehlevi (ks)

    Halidiyye

    30. Evliyanın kutbu, açık ve gizli ilimlerde iki kanat sahibi, efendimiz, rabıta şeyhimiz, hâfî zikirlerin tümünü yeniden tanzim eden: Hz. Mevlânâ Ziyâüddin Halid el-Bağdadi (ks)

    31. Mevlânâ Ziyâüddin Halid el-Bağdadi’nin özel olarak yetiştirdiği, tarikatların efendisi, kutupların kutbu: Hz. Ahmed İbn-i Süleyman Halid Hasen eş-Şami (ks)

    Ziyaiyye

    32. Evliyanın ve ariflerin kutbu, yardımcısı ve ellerinden tutanı, kendisine ulaşanların, kendisinden ne zaman olursa olsun yardım bekleyenlerin rehberi, yol göstericisi, Rahmân’ın ahlâkı ile teçhiz edilmiş, Kur’an’ın terbiye ettiği, Rasulullah’ın sünnetini ve yolunu yaşayan ve gösteren, ilim ve irfan kaynağı her türlü olgunluğa, kemalin zirvesine yerleştirilmiş ve genellikle ‘Büyük Şeyh Efendi’ diye anılan: Hz. Ahmed Ziyâeddin el-Gümüşhanevi (ks)

    33. Büyük Şeyh Efendiden (ks) özel olarak rehberlik eğitimi ile teçhiz edilmiş, Silsile-i Zeheb’de Allah (CC)’a dayanmanın, yönelmenin istikametinden zerre miktar sapmayan, tüm evliyanın, ariflerin, âlimlerin kutbu olmasını bilen: Hz. Hasan Hilmi el-Kastamoni (ks)

    34. Büyük Şeyh Efendiden (ks) özel olarak rehberlik eğitimi ile teçhiz edilmiş, evliya ve ariflerin kutbu, gizli ve açık ilimlerin iki kanadı: Hz. İsmail Necati ez-Zağferanboli (ks)

    35. Büyük şeyh Efendiden (ks) özel olarak rehberlik eğitimi ile teçhiz edilmiş, evliyanın, ariflerin, âlimlerden tarikata muhabbet besleyenlerin kutbu, arif yetiştirmekte Büyük Şeyh Efendiye en yakın hizmetkâr, Kur’an, Hadis hafızı: Hz. Ömer Ziyâüddin ed-Dağıstani (ks)

    36. Büyük şeyh Efendiden özel olarak rehberlik eğitimi ile teçhiz edilmiş bulunan, evliyanın, ariflerin, kemali olanların ve silsileye muhabbet besleyenlerin kutbu: Hz. Mustafa Feyzi İbn-i Emrullah et-Tekfurdaği (ks)

    37. Mustafa Feyzi Hazretleri’nden çok özel eğitimle feyiz yollarını öğrenen, kutubların, ariflerin kutbu: Hz. Hasib es-Serezi (ks) (Vefatı: 15/05/1949)

    38. Mustafa Feyzi Hazretleri’nden çok özel eğitim gören kutupların, ariflerin, kemal sahiplerinin kutbu ve yol göstericisi Hz. Abdülaziz el-Kazani (ks) (Vefatı: 02/11/1952)

    Zahidiyye

    39. Mustafa Feyzi Hazretleri tarafından çok özel bir eğitimle yetiştirilmiş olan, Kur’an ve Hadis hafızı olmakla beraber, Seyyidliğini gizleyebilen, kutubların, ariflerin, hocaların, kemâl sahiplerinin kutbu, silsileye muhabbet besleyenlerin yol göstericisi, zikri ve rabıtaları ve hatta Hatmi Hace’yi çok basitleştirerek tasavvufta ilerlemek isteyenlerin ayırt etmeden elinden tutanı, yardıma ihtiyacı olana Allah (CC)’a borç verir gibi koşanı Hz. Mehmed Zahid İbn-i İbrahim el-Bursevi (ks) (Vefatı: 13/11/1980)

  •  Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevi Efendimizin (ks) Tarikat Silsile-i Şerifleri

    — Silsile-i Zeheb’de bulunanların bariz vasıfları nasıldı?

  • Onlar Allah ve Rasulüne ve silsiledeki büyüklerine saygılı, anlayışı yüksek, kavrayışı eşsiz kimselerdi. Kalplerinden dünya sevgisi çıktıktan sonra, Letâiflerindeki tüm kirlilikler tevfik nurlarının süpürgesi ile temizlenmişti. Onlar; müridlikten, arifliğe, ebrarlığa, zâhidliğe, sahib-i ahvâle çok süratle gelmiş kimselerdi. Onlar erbain fırınlarında, istiğfar ateşinde tevfik alevi ile hidayet sıcaklığında sırat-ı müstakim mayasıyla pişirilmiş kimselerdi. Onlar yal dervişini, kal dervişini kollarının arasında muhabbet ateşinde pişirip hâl dervişine döndürmek için çalışır Allah dostları ile.

  •  Silsile-i Zeheb’de bulunanların bariz vasıfları nasıldı?

    — Ebûbekir (ra) buyurdular ki:

    • – Ölümü her an hatırlayalım.
    • – Allah ve Rasulünün sakınılmasını emrettiklerine yaklaşmayalım.
    • – Dünyada, nefislerimizi Rabbimizin rehin aldığı şuuru içinde olalım.
    • – Ecellerimiz gelmeden, dünyada ahiret için yarışalım.
  • Ebûbekir (ra) buyurdular ki:

    — Selman (ra) buyurdular ki:

  • Selman (ra)’ın son nefesine yakın bir halde ellerini yüzüne kapayıp hıçkırıklar içinde ağlarken Sâd bin Ebi Vakkas (ra) ziyaretine gelmiş ve niçin bu kadar ağlıyorsun? demişti. Selman (ra) da:

    – Rasulullah’ın huzuruna giderken nasıl ağlamayayım. Vasiyetini tutamamış bir ümmet olarak utanıyorum. O Rasul bana buyurmuştu ki: «Sizin dünyadaki azığınız, binek bir hayvanın üstünde yolculuk etmekte olanın yanındaki azığı kadar olmalıdır» Ben ağlamayayım da kim ağlasın be kardeşim diye cevap verdiler.

  • Selman (ra) buyurdular ki:

    — Cafer-i Sadık (ra) buyurdular ki:

    •  – Yaratılmayanın peşine düşüp de harap olmayalım. Onun peşine düşersen yorulursun fakat gene de ona kavuşamazsın.
    •  – Ya Şeyh, Rabbimizin yaratmadığı nedir?
    •  – Dünyada müslüman için rahatlıktır.
    •  – Gel şu yaratılmayan rahatlığın peşine takılmayalım.
  •  Cafer-i Sadık (ra) buyurdular ki:

    — Abdulhalık el-Gûcdüvani (ra) buyurdular ki:

    •  – İnsanların hor görmesini, rağbet ve teveccühüne tercih edelim.
    •  – Dünyaya aldanmayıp, ölüme hazırlıklı olalım.
    •  – Ahiret ilmini dünya bilimine, ahireti tümü ile dünyaya tercih edelim.
    •  – Allah’ın rızka kefil olduğunu hiç hatırdan çıkarmayalım.
    •  – Çok gülerek kalbi öldürmeyelim.
    •  – Allah’tan gayri hiçbir şeyden ve kimseden korkmayalım.
  •  Abdulhalık el-Gûcdüvani (ra) buyurdular ki:

    — Şahı Nakşibend (ra) buyurdular ki:

    •  – Dünyanın şöhretinden, izzetinden ilişiğimizi keselim.
    •  – Halkın itibarından ve vereceği mertebelerden vazgeçelim.
    •  – Başkalarının müptelâ olduğu dünyalığın bizden uzaklaşmasından dolayı Rabbimize şükrü artıralım.
    •  – Bize verilmeyeceğini bildiğimiz bir şeye karşı hür olduğumuzu, verilmesini çok istediğimiz şeyin ise kölesi olduğumuzu hiç hatırımızdan çıkarmayalım.
    •  – Bu yolda vücud perdesinden daha büyük ve daha güçlü perde olmadığını düşünelim.
    •  – Kendi can ve cismimize karşı muhabbeti silelim.
    •  – Dünyayı ebedî hayatın saadetine vesile kılmak, ahiretin tarlası haline getirmek suretiyle yaşanmaya değer ömür geçirmek mümkündür.
    •  – Amellerimizde sürekli azîmeti seçelim.
    •  – Farz ve sünnetlere, nafilelere bütün gücümüzle sarılalım.
  •  Şahı Nakşibend (ra) buyurdular ki:

    — İmamı Rabbânî (ra) buyurdular ki:

    •  – Allah’a karşı yalvarıcı, kalbi kırık ve O’na her an sığınıcı olalım.
    •  – Nefsimize büyüklük ve üstünlük pâyesi vermeyelim.
    •  – Dünya sevgisi bütün hataların başıdır. Dünya adamlarından, onlarla sohbetten uzak duralım.
    •  – Gıybetten, kötü zandan, kendi nefsine başkasının kötü zan beslemesinden olabildiğince uzak duralım.
    •  – Günah ve mekruhlardan göze gelen simsiyah şualar seninle Rabbinin arasını açar. O halde gözü haram ve mekruhların her türlüsünden koruyunuz.
    •  – Dünyayı ebedî hayatın saadetine vesile kılmak, ahiretin tarlası haline getirmek suretiyle yaşanmaya değer yapıya kavuşturmak mümkündür.
  •  İmamı Rabbânî (ra) buyurdular ki:

    — Mevlâna Halid (ra) buyurdular ki:

    •  – Dünyada ömür sürerken ölümü, ahiret hallerini ve bunların gerçek sahibini hep hatırda tutalım.
    •  – Allah’ın hoşnut olduğu evliyanın kalplerinde yer edenler büyük devlete konmuştur.
    •  – Bedeni beslemeye çalışandan, makam ve mevki sahibi olmak isteyenden, bidat sahiplerinden, gösterişe kapılanlardan mümkün mertebe uzakta bulunalım.
    •  – Fıkıh ve ilm-i sahih ile sürekli ilgilenelim.
    •  – Başkasına hiçbir şekilde yük olmayalım.
  •  Mevlâna Halid (ra) buyurdular ki:

    — Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin (ra) buyurdular ki:

    •  – İhlâs ile islâh etmek dünya sevgisinin terkine bağlıdır.
    •  – İsraftan ve israf edenlerden uzak duralım.
    •  – Yüksek ve görkemli binalara, insanların özendiği bineklere, aşırı her türlü ziynete itibar etmeyiniz.
    •  – Diyarı küffara ait kefere sözlere, kaplara, giyim kuşama, yiyeceklere, ev eşyalarına özenmeyelim.
    •  – Âlim ve ebeveynden gayrisinin elini öpmeyelim. Kimseye boyun eğmeyelim. İhtiyacımızı kimseden talep etmeyelim.
  •  Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin (ra) buyurdular ki:

    — Mehmed Zahid (ks) buyurdular ki:

    •  – İdarecilikte şu üç hususa dikkat edelim:
      • Daima adaletle muamele ediniz.
      • Müşavirleri Allah’a itaat edenlerin arasından seçiniz.
      • Emaneti, Allah ve Rasulüne itaat edenler arasından ehillerine veriniz.
    •  – Allah’a kulluktan alıkoyan her şey dünyadır.
    •  – Dünyayı sevmek demek, zevk ve sefa âlemlerine dalarak müptelâ olmak demektir.
    •  – Büyüklerimiz dünyada süs, saltanat, her türlü ziynet eşyalarının hiçbirine iltifat etmemişlerdir.
    •  – Dünyanın aldatıcı cazibelerine kapılıp da güzel amellerden, ibadet ve taatten mahrum bir şekilde yaşamaktan şu aciz canımızı korumalıyız.
    •  – Dünyada evliya gibi yaşamak istiyorsan: 
      • Merhamet sahibi olmalısın.
      • Selâmet-i sadır sahibi olmalısın. 
      • Sehavetinefis sahibi olmalısın.
    •  – Def-i mefâsid, celb-i menâfiden evlâdır.
    •  – Bir kimsenin mülkünde O’nun izni olmaksızın tasarruf etmek caiz olmadığına göre ve "mülk Allah’ındır" diyorsak, O’nun mülkünde O’na isyan ederek, O’na itaat etmeyerek yaşamak hiç mi hiç caiz değildir.
    •  – Silsile-i Zeheb’dekiler; • Rabıta çeşitleri • Gizli zikir çeşitleri • İlmî sohbetler ve irşadlar • İlmî risaleler, ilmi kitaplar ve evrâd ile çalışmalarını sürdürdüler.

    Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, Hocamız Mehmed Efendi (ks) Hazretleri’nin derecâtını ulyâ eyleyip, biz aciz-ü nâcizleri de füyûzat ve şefaatından feyizyab-u nasibdâr buyursun...

    Âmin, bihürmeti Seyyidil-Mürselîn ve alihî ve sahbihî ve men tebiahüm biihsânin ilâ yevmid-dîn, vel-hamdü lillâhi rabbil-àlemîn.

  •  Mehmed Zahid (ks) buyurdular ki:

    — Menkıbeleri

  • Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevi (K.S.) Hazretlerinin kerametleri ve tasarrufları, sayılamayacak kadar çoktur. Onun güzel ve üstün vasıflarını belirtmekte diller aciz kalır. Hazret-i Pir’i övmeye defterler yetmez, akıllar onun büyüklüğünü kavrayamaz. Anlatılanlar keramet denizinden damla, yazılanlar cömertlik levhasından nokta gibidir.

  • Gümüş hanevi (K.S.) Hazretlerinin müridlerinden Mustafa Fevzi Bin Numan Hazretleri, Şeyh Hazretlerinin menkıbelerinden birkaçını şöyle anlatmaktadır:

  • Hıristiyan Aşkı

    Şeyh Hazretleri Beykoz Çayırında çadırdayken bir Hıristiyan daima yanına gelir, ağlayıp sızlardı. Derdi ki:

    "Ey Şeyh Hazretleri, senin gibisi hiç görülmemiştir. Hallerin gönlümü derinden etkiliyor. Ne zaman huzuruna gelsem hemen rahatlıyorum.

    Halbuki benim hiç iç huzurum yok, dünyayı dolaşsam, huzursuzluğum geçmiyor.

    Kendimi ancak senin yanında rahat hissediyorum. Bunun sırrını kısır aklım almıyor. Senden daha güzel ve üstün bir şeyh görmedim."

    Zavallı Hıristiyan’ı yakıp bitiren ve zayıf düşüren onun içindeki kâfirlik ateşiydi ama o bunu bilmiyordu. Hazret-i Şeyhin nuru onun küfür ateşini söndürüyor, tevhid ışığı kâfirlik dikenlerini yakıyordu. O yüzden Hazreti Şeyhin huzuruna varmaya can atar, daima onun yanında olmak isterdi. İşin aslını bilmiyordu ama Hazreti Şeyhin sevgisini içinde sakladı, sonra imana gelip Müslüman oldu.

  • Ziyafet

    Şeyh Hazretleri bir gün Yuşa’da büyük bir ziyafet vermişti. Üç yüz müritle birlikte dört yüz kadar misafir vardı. Şeyh Hazretleri bir tane koyun kestirdi, ondan herkes yedi. Hazreti Şeyh bizzat kendisi davetlilere saygı göstererek hizmet etti. Zira büyüklerin misafire hizmet etmesi sünnettir,

  • Yahudiler

    Hazreti Şeyhin ibret verici bir kerameti daha şöyledir: Şeyh Hazretleri Beykoz çayırında yine çadır kurmuş, etrafına müritleri manevi zevkler içinde toplanmış, sessizce oturuyorlardı.

    Bu sırada oraya kadınlı erkekli bir grup Yahudi geldi. İçlerinde hasta, zayıf bir zenci vardı, gelip şeyhin önüne oturdu.

    Diğerleri de şeyhin huzuruna yerleşti, sonra hep birden şarkı söylemeye başladılar.

    Bunun üzerine Şeyh Hazretleri yerinden kalktı ve oradan ayrılıp yürümeye başladı. Onlar şaşkınlık içinde kalıp dediler ki:

    — Şeyh Hazretleri acaba niçin gitti? Bir şeye mi incindi? Biz hoşlanır diye, ona hürmetimizi göstermek için şarkı söylemiştik. Edepsizlik ettiysek affetsin, kusu rumuzu bağışlasın. Bize acısın, elini öpmemize müsaade etsin. Bir hastamız var, ayaklarına yüz sürmesine izin versin. Himmetiyle sağlığına kavuşacağına inanıyoruz.

    Hizmetçiler bunların dediklerini Hazreti şeyhe arz ettiler, o da kabul etti.

    Yahudiler bunun üzerine gayet saygılı bir şekilde gelip şeyhin ayaklarını öptüler. Hasta olan ağlayıp yalvardı.

    Birden ortalığı öyle bir heybet kapladı ki, yerler gökler titredi. İnkârcılar bile kendilerinden geçtiler. Bütün müritler ağlaşmaya başladı. Dağlar taşlar Hakk feyziyle gül bahçesine döndü. Aşıkların gönlü nurla doldu.

    Bu heybetten âşıkların biri öyle etkilendi ki, müthiş bir nara attı. Bu naranın şiddetinden herkes dehşete kapılıp yerlere serildiler.

    Orda bulunanlar hiç böyle bir heybet ve yüksek feyiz görmedik, dediler.

  • Şifa

    Yine Mustafa Feyzi Efendi (K.S.) Hazretleri şöyle naklediyorlar:

    Hazreti Şeyhin mis gibi kokan sakal kıllarını biriktirip topladım. Hastalığı sırasında ilaç yapıp vücuduna sardığı bezin içine koyup bohça yaptım.

    İşte o bez ve sakal kılları feyiz ve şifa vericidir, onu taşıyana zarar ulaşmaz.

    Bir hasta onu muska gibi yanında tutsa Cenab-ı Hakk onun hastalığını iyileştirir.

    Hamile olup da doğumda zorluk çeken kadınlara da verdim. Boyunlarına takınca ağrıları gitti, kolayca doğum yaptılar. Hastalar bunu kullandıklarında derhal hafiflik hisseder, iyileşirler. Bunu defalarca denedim.

    Evliyanın bir tüyü bin çeşit ilaç gibi tesir eder. Özellikle Ahmet Ziya’nın, o gavs-ı azamınki çok şifa verir. Bunun pek çok delili vardır.

  • Kutup

    Birisi ilim öğrenmek için yalnız başına yola çıkmıştı. Hiç arkadaşı olmadığından Cenabı Hakk onun yoldaşı olmuştu.

    Issız yollarda giderken içinden "Ya Rabbi, bana zamanın kutbunu göster, bana ledün ilmini öğret" diye dua derdi. Hakk Teâlâ onun duasını kabul etti, birden hatiften bir ses işitti:

    — Ey talip, zamanın kutbu Ahmet Ziya’dır, ona git. Dileklerini ona söyle, o gavsın şimdi yeryüzünde eşi benzeri yoktur, git ayaklarına yüzünü sür!

    — Bunu duyunca Şeyh Hazretlerini görmek için içten derin bir özlem hissetti, arayıp sordu, gidip onu buldu. Büyük bir zevk ve heyecanla huzuruna çıktı. Daha dileklerini arz etmeye başlamamıştı ki, Hazreti Şeyh ona şöyle buyurdu:

    — Ey talip, sen niçini, nasılı bırak! Allah aşkını kendin çalışarak kazan. O aşk sana hidayet ilmini öğretir. Kutbu bulmak için dünyayı dolaşmak gerekmez; ruhun sana senden daha yakındır. Evliyanın kalplerine rabıta ile yönel, Hakk’ın şeriat ve tarikatına yapış. Her zaman kalbin bizlere bağlı bulunsun, hiç şüphesiz bizlerle can ciğer dost olursun. Dünyaya ait düşünceleri gönlünden çıkar, Ahmet Ziya’yı kalbinde görürsün. Ama Cenabı Hakk’ın lütfu olmazsa, kutup sana hiçbir fayda vermez. Daima Cenabı Hakk’ın lütfunu istersen, Ahmet Ziya’nın en yakını olursun.

    Bu şekilde birçok öğütler verdi ve bağışlarda bulunup gönderdi.

    Kutup, cihandaki bütün cisimlerinin ruhudur, onlar üzerinde tasarruf eden odur. Onun tasarrufuyla arş feyizlere boğulur. Kutup Allah’ın izniyle bütün yaratılmışları dilediği gibi hareket ettirir. Cenabı Hakk’ın lütufları kullara onun vesilesiyle

    erişir. Kulların başlarına musibetler, Allah’ın bir velisini incittiklerinden dolayı gelir. Veliler ilâhi fiillerin sebebidir. Onlar hidayet yıldızlarıdır, Hakk’a giden doğru yol onlarla bulunur.

    Veliler kalp casuslarıdır, insanın içinden geçenleri okurlar. Onları sevmek gamları, sıkıntıları giderir. Velilere kızan ve kin tutanları Hakk Teâlâ sevmez ve kabul etmez. Sonları, imansız gitmektir onların. Son nefeslerinde şeytan onları kandırıp imanlarını çalar. Cenabı Hakk Hadis-i Kutsi’de şöyle buyurmuştur:

    "Evliyamı sevmeyen, beni sevmiyor demektir." İki cihan saadeti istersen, velileri sev, gönlünün pasını sil.

    Ahmet Ziya Hazretlerini can ve gönülden sev, onun ruhunu dualarla an. O, büyük kutup ve gavstır, Allah’ın nurudur. Hazreti Şeyh’i seven yüksek vasıflı kimseler, onun ruhuna Fatiha ve İhlâs okusunlar."

    Mustafa Feyzi Efendi (K.S.) Hazretleri, Gümüşhanevi Efendimizin (K.S.) menkıbelerini anlatırken, zamanın kutbunu ve tasarruflarını da yukarıdaki gibi izah etmektedirler.

    Ahmed Ziyaüddin Gümüşhânevî (K.S.) Hazretlerini anlayabilmek, okyanusu avuçlayabilmek kadar zor ve imkânsızdır. Halifelerinin her biri ayrı bir derya, eserlerinin her biri birer hazinedir. Deryaya dalabilene, hazineye sahip olabilene ve bu dergâha mensup olabilene ne mutlu!

    Allahü Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri Gümüşhânevî Hazretlerinin (K.S.) derecâtını ulyâ eyleyip, biz âciz ü nâcizleri de füyûzat ve şefaatinden feyizyab u nasibdâr buyursun...

    Âmîn, bihürmeti seyyidil-mürselîn SAS. ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahüm biihsânin ilâ yevmid-dîn, velhamdü lillâhi rabbil-âlemîn.

  •  Menkıbeleri

    DUADA İHLASIN NETİCELERİ (NETÂİCU’L İHLÂS)

    — Bismillâhirrahmânirrahîm

  • Duâ ederek isteyenlere icâbet eden, kendisini kastedip O’ndan ümid edenin ümidlerini boşa çıkarmayan, zor durumda kalıp duâ eden muannidlerle, kendisine yakın olan kullarına icabet etmekte eşit davranan Allah’a hamd olsun. İsmini zikreden müminlerin gönlünü açan, Müslümanlar için yapmış olduğu duaları kabul edilmiş olan Peygamber Efendimiz’e (SAV), O’nun âl ve ashâbına ve kıyâmete kadar onlara tâbi olacak olanlara da salât ve selâm olsun.

  • Besmele, Allahü Teâlâ’ya hamd ve Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e salât ve selâmdan sonra, ben Allah’ın fakir kulu Mustafa oğlu Ahmet Ziyâüddin, şunu ifade etmek isterim ki; dua, bir insanın «Ya Rab», «Ya Rahman», «Ya Rahim» demesi veya buna benzer ifadelerle yalvarmasıdır.

  • Duâ, aynı zamanda nida etmek, seslenmek manasına gelir. Cenab-ı Mevlâ bir âyet-i kerimede «O, rabbine gizli bir seslenişle yalvarmıştı». (Meryem Suresi ayet:3)

  • Başka bir ayette; «Hani O, rabbine; «Rabbim, beni tek başıma (evlatsız) bırakma», diye dua etmişti». (Enbiya Suresi âyet:89)

  • Diğer bir ayete de «Zekeriya orada Rabbine şöyle dua etti; Ey Rabbim... «yani; «Ya Rabbi» dedi» (Âl-i İmran Suresi, ayet:38) buyurmuştur.

  • Bundan sonra, Ey Hakk yolunun yolcusu! Şunu bilmiş ol ki; duanın rükunleri, şartları ve adabı vardır.

  •  Bismillâhirrahmânirrahîm

    — Duanın Rükünleri (Temelleri)

  • 1) Duada istenilen şey, isteyen kişinin gücü ve kabiliyeti ile mümasil olmalıdır. Bundan maksadımız mesela; İbrahim (Aleyhisselam) gibi Allah’tan ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini istememesi, bunun için dua etmemesi veya Musa (Aleyhisselam) gibi; «Ya Rabbi, bize gökten bir sofra indir» diye dua etmemesidir. Aynı şekilde gökyüzünün ahvalini araştırmak için, kendisine bir meleğin gelmesini istemesi, ya da adetlere muhalif olarak ana babasının yeniden diriltilmesini istemesi de, bunun gibidir.

    2) Gücünü aşan, yapamayacağı bir şeyi, Allah’tan istememelidir.

    3) İstediğinde, dilediğinde gerçek bir gaye ve hedef olmalıdır.

    4) Dua ve niyaz esnasında, istediğinin kabul edileceğine dair ümidi, reddedileceği endişesine galip kılarak Allah’a karşı hüsn-ü zannı elden bırakamalıdır.

    5) Esmaü’l Hüsnayı ve yüce sıfatlarını zikrederek Allah’a dua etmelidir. Çünkü Allahü Teala; «En güzel isimler (Esmaü’l Hüsna) Allah’ındır. O halde O’na, en güzel isimleriyle dua ediniz». (A’raf Suresi, ayet: 180) buyurmaktadır.

    6) Dua ederken, Allahü Teala’ dan, ciddi bir şekilde ve gerçek manada istekte bulunmalıdır. Hazırlanmış, ezberlenmiş sözlerle, duanın kendisinden gafil olarak dua etmemelidir.

    7) Yaptığı dua, kendisini o anda eda etmesi gereken farz bir ibadetten alıkoymamalı, dua edeceğim diye farz olan ibadeti zayi etmemelidir.

    8) Dua, gerçek manada kesin ve kararlt bir isteme olmalı, Allah’ın dilemesine bırakılmamalıdır («Allah’ım dilersen bana ver» denmesi gibi).

    9) Güzel bir üslupla dua etmeli, bir dengine veya akranına hitap eder gibi Rabbine hitapta bulunmamalıdır. Çünkü bu bir edepsizlik, utanmazlık ve seviyesizlik manasına gelir.

    10) Dua ederken istediğinin yerine gelmesinde acele etmemelidir. Talebine kendi istediği vakitte icabet edilmesi gerektiğini düşünmemeli, icabet edilmediyse ümitsizliğe kapılıp, duayı terk etmemelidir. Bilakis, huşu içinde ve ibadet ruhuyla yalvarmalı, kabul edilinceye kadar dua etmeye, yalvarmaya devam etmelidir. İstediklerine Allah tarafından icabet edildikçe, duada ısrarı çoğaltmalı ve daha devamlı dua etmelidir.

    11) Dileği, istediği ne kadar büyük olursa olsun, duasında Allah’a hiçbir şeyin büyük gelmeyeceğini düşünerek dua etmelidir. Bilakis, küçük ve büyük ne istediği varsa, hepsini birlikte, bir dua içerisinde Allah’a arz etmelidir. Çünkü vereceği hiçbir şey Allah’a büyük gelmez.

  • Duanın Rükünleri (Temelleri)

    — Duanın Şartları

  • Duadan önce hata ve kusurlardan tövbe, hak sahiplerinden hakkını iade etmek, helal rızık ile beslenmek ve doğru sözlü olmak gerekir. Çünkü duanın iki kanadı vardır; birincisi helal lokma, ikincisi doğru sözlü olmak denilmiştir.

  • Duada bütün gayretini, istediğine ve duasına teksif edebilmelidir. Çünkü bu, duanın kabülünün en önemli sebebidir. Haddi aşmak ise, duanın reddolunmasına sebep teşkil eder. Allahü Teala bir ayet-i kerimede: «Rabbinize (gönülden) yalvararak, gizlice dua edin. Çünkü O, haddi aşanları, aşırı gidenleri sevmez» (A’raf Suresi, ayet: 55) buyurmuştur.

  • Haddi aşmak, aşırı gitmek demek; şer’an imkansız olan bir şey için dua etmek demedir. Mesela; «Ya Rabbi, beni, peygamber veya melek yap» demek gibi. Ya da, tabii olarak olması imkansız şeyleri istemek manasına gelir.

    Ahmak, cahil veya fakir bir kimsenin; «Ya Rabbi beni kral veya vezir yap» diye dua etmesi gibi. Bir başka görüşe göre ise haddi aşmak demek, duanın rükünlerini şartlarını ve adabını terk etmek, denmiştir.

  • Sehavi ve İbni Ata diyor ki; duanın rükünleri, kanatları,sebepleri ve vakitleri vardır. Dua eden kişi rükünleri yerine getirirse, duası kuvvetli olur. Kanatlarını yerine getirirse, duası semada uçarak gider. Sebeplerine sarılırsa, duasında muvaffak olur. Vakitlerine riayet ederse, kazananlardan olur.

  • Duanın rükünleri; kalbin huzuru, inceliği, Allah’a itaat ve O’na boyun eğmedir. Kalbin yalnızca Allah’a bağlanması ve dünya sebepleriyle ilgisini kesmesidir.

    • Duanın kanatları doğru sözlü olmaktır.
    • Duanın vakitleri seherlerdir.
    • Duanın kabul olma sebepleri ise Peygamberimiz’e (sav) salatü selam okumadır.
  • Duanın Şartları

    — Duanın Adabı

    1.  — Dilediğinde ve istediğinde ciddi ve ısrarlı olmak.
    2.  — Yalnızca musibet ve zorluk zamanlarında değil, bolluk ve rahatlık zamanlarında da duaya devam etmek.
    3.  — Allah’tan bir şey istediğinde, azimli ve kararlı olmak.
    4.  — Dua ederken istediklerini, üç defa tekrar ederek istemek.
    5.  — Az ve öz kelimelerle duada bulunmak.
    6.  — Duasını, Peygamber (S.A.V.)’e salâvat-ı şerife getirerek bitirmek.
    7.  — Abdestli olmak.
    8.  — Dua esnasında Kıble’ye dönmek.
    9.  — Dua ederken ellerini omuzları hizasına kaldırmak.
    10.  — Alçak sesle dua etmek, sesini yükseltmemek.
    11.  — Duadan sonra ellerini yüzüne sürmek.
    12.  — Duasının kabul olduğunu görünce, Allah’a hamd etmek.
    13.  — Duaya Allah’a hamd-ü sena ile başlamak.
    14.  — Yine duaya, Rasulullah Efendimiz (sav)’ e salavat getirerek başlamak.
    15.  — Hiçbir gününü ve gecesini duasız geçirmemek.
    16.  — Duadan önce, hayırlı bir iş, Salih bir amel işlemek.
    17.  — Günah işlemeye devam ettiği halde dua etmemek.
    18.  — Allah’a karşı ihlaslı olmak.
    19.  — Duasını, Allah’tan başka birisi işitmeyecek şekilde gizli bir sesle yapmak. Çünkü Allahü Teala: «Rabbinize (gönülden) yalvararak ve için için dua edin» buyurmuştur. Bir başka ayet-i kerimede de: «O, Rabbine, gizli bir seslenişle yalvarmıştı» buyurmaktadır.

    Selef âlimleri de: "Gizli sesle yapılan her dua, açıkta yapılan yetmiş duadan daha hayırlıdır" demişlerdir.

  • Duanın Adabı

    — Duanın Kabul Zamanları

  • Kadir gecesi, Arefe günü, Ramazan ayı, Cuma gecesi, Cuma günü, Ramazan ve Kurban bayramlarının birinci gecesi, Recep ayının ilk gecesi, Şaban ayının onbeşinci gecesi, gecenin yarısı, gecenin ikinci yarısı, gecenin ilk üçte biri, gecenin son üçte biri, seher vakti, Cuma saati ki bu vakit, duanın kabülünün en çok ümid edildiği bir vakittir.

    Ezan okunurken, ezan ve kamet arası, bir musibete uğramış olanlar için «Hayye ala’s salah» ve «Hayye ale’l felah» cümleler arasında, kamet okunurken, farz namazlarının akabinde, secde esnasında, Kur’an-ı Kerim okuduktan sonra, özellikle Kur’an-ı Kerim’in hatminde, Fatiha suresinde «veled dallin» ayetinden sonra, Zemzem içmeden önce, horoz öttüğü zaman, Müslümanlar bir yerde toplandıkları zaman, şer’i ölçülere uygun yapılan zikir ve sohbet meclislerinde, yağmur yağarken, Allah yolunda yapılan bir savaşta İslam ordusu ile küfür ordusunun karşılaştığı vakitler, kalbin safi ve sakin olduğu ve dünya meşgalelerinden uzak olduğu zamanlar, iftar vakti, öğle ikindi arası, yolculuk esnasında, hastalık ve zorluk anlarında dualar kabul olunur.

  • Duanın Kabul Zamanları

    — Duaların Kabul Edileceği Bildiren Mekanlar

  • Kabe’yi ilk gördüğü zaman, Mekke-i Mükerreme’ de Harem-i Şerif, Kudüs’ te Mescid-i Aksa, Medine-i Münevvere’ de Mescidi Nebevi, tavaf yeri, Mültezem makamı, Kabe-i Muazzama’nın içi, Zemzem kuyusunun yanı, Safa ve Merve tepeleri, Safa ile Merve arasındaki Sa’y yeri, Arafat meydanı, Müzdelife, Mina bölgesi, şeytan taşlama yerleri ve salih insanların kabirlerinin yanı.

  •  Duaların Kabul Edileceği Bildiren Mekanlar

    — Duası Kabul Edilen Kimseler

  • Sıkıntı ve zorluk içerisinde olan çaresizler, kafir, günahkar ve facirde olsa zulme uğrayan bütün mazlumlar, çocukları için dua eden baba, adaletle hükmeden padişah, idareci, salih ve veli kimseler, ana-babasına hizmette bulunan evlat, misafir, oruçlunun iftar vaktindeki duası, evine dönünceye kadar ve evine döndükten sonrada kırk gün süresince hacının duası, ehline dönünceye kadar Allah yolunda savaşan gazinin duası, günahlarına tövbe eden kişi, Müslümanın Müslümana gıyabında, yani arkasından yaptığı dua ki, bu dua en süratli, en çabuk kabul olan duadır.

  • Duası Kabul Edilen Kimseler

    — Kabul Olan Duanın Alametleri

  • Duanın hemen arkasından hasıl olan haşyet, ağlama, ağır ürperti, gönülde şimşek gibi aniden parlayan yumuşaklık, peşinden de kalbi sükunet ve batıni bir iç ferahlığın kaplaması, zahirinde de bir huzur hali ortaya çıkar ki, dua eden kişi, omuzlarından, sanki ağır bir yükün kaldırıldığını hisseder. Ondan sonra Rabbine yönelmeyi, tüm varlığıyla O’na yalvarıp yakarmayı, O’nun huzurunda olmayı ve O’na olan muhabbetini sürdürür, bunlardan gafil olamaz.

  • Ey Hak yolunun yolcusu!

    Şunu bilmiş ol ki, duanın faydaları üç bölümdür. Hicap (belaları önleme), günahların affedilmesi ve kulun derecesinin yükselmesi. Kim, şartlarına uygun dua eder, Allah’ tan isterse, duası kabul olunur, kazananlardan ve dünya ve ahirette kurtuluşa erenlerden olur.

  • Selef âlimleri şöyle demişlerdir: Duanın aslı, hakikati kulun, Rabb’ine, bir fayda temini veya bir zararın defedilmesi için yalvarması, nida etmesidir. Kaderde yazılmış olan bir belanın def’i ve Mevla’nın rahmeti celbi, dua ile olur. Tıpkı okun fırlamasına yayın, bitkilerin yeşermesine suyun sebep olması gibi... Bir kul da, devamlı olarak zikir, dua ve Allah’a yalvarma ile meşgul olursa, melekler muhakkak onu her türlü kötülüklerden korur.

  • Hayırlı ameller işlemek de böyledir. Bir insan ibadetlerine muntazam olarak devam eder, hayırlar yapmayı sürdürür, güzel huy ve ahlaklar ile bezenmiş olur; o kul üzerine bir bela ineceği zaman, bela onu, hayırlar ve güzel ahlaklar, ibadet ve taatler ile meşgul bulur. Bunun üzerine inecek bir yol, bir geçit bulamaz, o bela orada hapsolup kalır. Böylece, kulun dua ve hayırlı amelleri belayı önlemiş, onu engellemiş olur. Çünkü dua ile bela, birbiriyle amansız bir mücadeleye, çarpışmaya girerler. Bu mücadelede bazen dua galip gelir , bazen de bela galip gelip duayı uzaklaştırır. Dua ve bela, aynen iki güreşci gibidir. Dua galip gelirse belayı kaldırır, gökleri yarar ve Allah’a ulaşır. Bela galip gelirse duayı yok eder ve kulun üzerine iner. Bu manaya şu ayet-i kerimeler işaret etmektedir:

    «Oysa sizi de, (bu) yaptığınız şeyleri de Allah yaratmıştır». (Saffat Suresi, âyet: 21).

    «Kullarım sana beni soracak olursa, (bilsinler ki) ben, şüphesiz onlara çok yakınım. Bana dua edenin duasını kabul ederim». (Bakara Suresi, ayet:186). Ve «Hayır! Ancak O’na dua edersiniz. O da dilerse, kendisine dua ettiğinizi (bela ve musibetleri) giderir». (Enam Suresi, ayet:41)

    Dua ibadetin ta kendisidir. Çünkü Allahü Teala buyuruyor ki; «Bana dua edin, sizlere icabet edeyim». (Mü’min Suresi, ayet:69)

    Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve selem) de, çeşitli hadislerinde şöyle buyurmuşlardır;

    «Dua ve bela, kıyamet gününe kadar birbileriyle mücadeleye, çakışmaya devam ederler. İşte bu, duanın Allah’ın pek çok rahmetini ve birçok faydalarını celbetmesi ve belaları önleyici olmasındandır».

    «Allah katında, duadan daha kıymetli hiçbir şey yoktur».

    «Kendisinden dua ederek istekte bulunmayana Allahü Teâlâ gazap eder».

    «Dua kazayı önler. iyilik de rızkı artırır. Kul, işlemiş olduğu günahlarından dolayı rızkından mahrum olur».

    «Dua, Allah-u Teâlâ’nın bir icra kuvvetidir. Gelmesi kesinleşen kazayı dahi önler, uzaklaştırır».

    «Dua müminin silahı, dinin direği, göklerin ve yerin nurudur».

    «Şüphesiz dua, gelmiş ve gelecek olan şeylere (kaza ve belalara) karşı faydalıdır. Onun için ey Allah’ın kulları, duaya sımsıkı sarılınız».

    «Dua, rahmet kapılarının anahtarıdır».

    «Dua, bela def eder».

    Bir Müslüman, Allah’tan bir şey dilerse, günah bir şey istemediği veya akrabası ile ilgisini kesmeyi istemediği sürece, Allah-u Teala, ona şu üç şeyden birini verir; ya onun duasını kabul eder veya ona vereceği şey kadar bir kötülüğü kendisinden giderir, ya da ona vereceği sevabın bir katını (kendisine verilmek üzere) ahiret’e bırakır. 

    «Çok dua ediniz. Çünkü kapıyı çok çalana kapının açılma ihtimali büyüdür».

    «Bir Müslümanın, Müslüman din kardeşine, arkasından gıyaben yapacağı dua makbüldür. Bir kimse din kardeşine hayır dua ettikçe, yanında bulunan görevli melek; «Amin, duan kabul olsun, aynı şeyler sana da verilsin» diye dua eder».

    «Mazlumun bedduasından sakının. Çünkü mazlum ile Allah arasında perde yoktur».

    «Allahü Teâlâ’nın fazl-u kereminden isteyiniz. Allah (Celle ve Alâ) kendisinden istenilmesini sever. İbadetlerin en efdali, keder ve sıkıntıdan kuruluşu beklemektir».

    «Dua kapılarının kendisine açıldığı kimseye yani, dua nasip olan kimseye, rahmet kapıları da açılır».

    «Sıkıntı zamanlarında Allah’ın kendisine icabet etmesinden hoşlanan kimse, bolluk ve rahatlık zamanlarında çok dua etsin».

    «Kabul buyuracağına tam bir şekilde inanarak Allah’a dua ediniz. Şunu da biliniz ki; Allah, kendisinden gafil ve başka işlerle meşgul bir kalbin duasını kabul etmez».

    «Rabbiniz, ikramı bol ve haya sahibi bir Rabb’dir. Ellerini kendisine uzatan kulunun ellerini boş çevirmekten utanır».

    «Herhangi biriniz acele etmedikçe, duası kabul olunur. (Kul acele ederek); «Rabbime (kaç defa) dua ettim de duamı kabul etmedi» der».

    «Dua; ibadetin özü, hülasasıdır».

    Duanın manası; kulun Rabb’ini, kendisine lütfetmesi için çağırması, O’ndan yardım dilemesidir, denmiştir. Duanın aslı ise; kulun, Allah’a muhtaç olduğunu ızhâr etmesi, her türlü güç ve kuvvetten yoksun olduğunu ifade etmesidir. Bu, kulluğun bir sembolü ve işareti, zayıf olmanın, beşer olmanın, Allah’a karşı aczin ve zaafın hissedilmesidir. Bu hislerde Allah’ı övme ve yüceltme manası, ikram ve cömertliği O’ndan bilme düşüncesi yatar.

    Dua; ihtiyaçların anahtarı, gam, keder ve sıkıntıların kurtuluşudur.

    Bazı arifler dediler ki; dua, Allah’ın rızasını isteyenlerin merdiveni, muvahhitlerin ipi ve ihlâslı insanların bağıdır. Dua bir haberleşmedir. Allah ile kul arasındaki bu haberleşme sürdüğü müddetçe, Rabb ile kulu arasında bir uzaklık olamaz.

    Dua; Allah’ın ihsanını gerektirir, rızasını kazandırır, bina üzerine ikame etmeye bir vesiledir.

    Dua; günahları terk etmektir. Çünkü dua yolları, günahlarla kapanır.

    Duanın özellikleri; onun bir ibadet, ihlâs hamd ve şükür, medih ve sena, talepte bulunma, Allah’ı birleme, O’nun rızasını isteme ve azabından korkmak, yalvarmak, niyaz etmek, Allah’a karşı zayıflığını ve acizliğini hissetmek ve O’ndan yardım istemek, manasına gelmesidir.

    Dua; ibadetin özü, hülasası, rahmet ve saadet kapılarının anahtarı, cenneti kazanmak ve cehennem’ den kurtulmaktır. Şunu da iyi biliniz ki, bir çok dua çeşidi vardır; sünnet olan dua, müstehab, mekruh dua, haram ve küfür olan dua gibi...

    İnsanı küfre kadar götüren dua, mesela; bir kimsenin; «Ya Rabbi, bütün müminlerin tüm günahlarını affet. Onlardan kimseyi Cehenneme sokma» demesidir. Böyle bir dua, Şafii, Maliki ve Hanefilere göre haramdır. Bazılarına göre ise caizdir. Bu gibi kimseler, Peygamberimiz (sav)’in:

    «Bir kulun; Ya rabbi, ümmet-i, Muhammed-i umumi rahmetinle toptan affet demesinden, Allah’a daha sevimli, daha hoş gelen hiçbir dua yoktur» hadisini delil olarak gösterirler.

    Sonra yine biliniz ki; duanın en hayırlısı; tesbih (Sübhanallah), nida tenzih, tehlil (Lâ ilâhe illallah), hamd (Elhamdülillâh) ve tebcil (yüceltme) ile başlayan duadır. Resulu Ekrem(sallallahü aleyhi ve selem) Efendimiz;

    «Allahü Teâlâ’nın en sevdiği sözler, şu dört söz ile başlayanlardır; Sübhanallah, Vel-hamdü Lillahi. Ve la ilahe illallahü, Vallahü ekber».

    Aynı şekilde, en hayırlı dua, Allah’ın güzel isimlerinden (Esmâü’l Hüsna’dan) biri ile yapılan duadır, denmiştir. Bazı âlimler de; dua eden kimsenin Kuran-ı Kerim veya hadislerde yer alan duaları tercihi müstehaptır demişlerdir.

  • Ey Hakk yolunun yolcusu!

    Şunu bil ki; şifa için okunan, şifaya vesile olması ümid edilen ayet-i kerimeler, zikirler ve ilaçlar elbette faydalı ve şifa vericidir. Eğer şifa geciktiyse bu, o duayı yapan kişinin kalbindeki imanın zayıflığı ve dua esnasında, bütün benliğiyle Allah’a yönelmediği için duasının tesirinin az olmasından ileri gelir. Okun yaydan kuvvetsiz, zayıf olarak fırlaması gibi... Veya kendisine okunan kimsenin nefsindeki zaaftan dolayı, olamayacak bir şey için dua etmesi, ya da İslâm’a aykırı bir şey istemesi, Allah’ın sevmediği bir duada bulunmasından dolayı olur.

    Üçüncü bir ihtimal ise, o kişinin duasının kabulüne bir mani, bir engel bulunması sebebiyle olur. Meselâ; haram yeme, duanın âdâbı, erkân ve şartlarına riayet edilmeksizin icrası, zulüm günahların çokluğu, şehvet, gaflet, heva ve heves de duanın kabul olunmasına mani olan amillerin başında gelir. Salât ve selam, yaratılmışların en şereflisi Peygamber Efendimiz (sav)’e, O’nun bütün âl ve ashâbına olsun.

  • Hamd ise, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

  • Kabul Olan Duanın Alametleri